Home / ANALİZLER / NELER OLUYOR?

NELER OLUYOR?

Müge Hatice YÖNTER-
mhyntr@roportajturk.com

Ülkenin gündemindeki yoğunluk öyle ki, bir gün bile bir konu üzerinde tartışmamız, düşünmemiz mümkün olmuyor. Kadın cinayetleri, çocuk tacizleri, hayvanlara uygulanan işkenceler, pandemi süreci, doların yükselişi, ekonomideki gerileme, gece yarısı yattığımızda pat diye onaylanan yasalar ama kendimizi yırtarcasına talepte bulunduğumuz yasaların çıkarılmasındaki anlamsız gecikmeler, Ayasofya Camii olsun mu, olmuş muydu, olmasa mıydı, olsundu tartışmaları, İstanbul Sözleşmesi aslında şu anlama değil de bu anlama geliyor diye anlatma çabaları.

Hepsine bu yazıda değinemesem bile birkaç maddede bazı konuların üzerinden geçmek istiyorum.

Birincisi; gazeteci olmamız hasebiyle erişebildiğimiz birkaç ayrıcalıktan en önemlileri arasında sayabileceğimiz polis telsizlerini dinlediğimizde en çok karşımıza çıkanın trafik kazaları, yangın gibi rutin haberlerin dışında hatta en başında kadına uygulanan şiddet olduğunu görüyoruz. Bazen 10 dakikada bir bazen yarım saatte bir, gündüz ya da gece hiç fark etmeden kadınların şiddete maruz kaldığına dair ihbarlar geliyor 155’e. Yani olay sandığınız gibi sadece sosyal medyaya yansıyan birkaç isim üzerinden kamuyu hareketlendiren anlık tutumlardan daha vahim boyutta. 2020 yılına girdiğimizden beri kayıtlara geçen 235 kadın cinayeti var bu ülkede. Henüz Ağustos ayının başlarındayken bu ayın kayıtlı rakamı 41’i buldu. Üstelik ölüm şekilleri gittikçe hastalıklı olarak gündeme gelirken bir de ölümü henüz gerçekleşmemiş yüzler, binler sözlü, fiziksel, ruhsal şiddet görmeye devam ediyor.

Bu gibi sözlü iletişim kuramadığı, kendini geliştiremediği, cehaletini gideremediği için çözümü sadece şiddette bulan kaybedilmiş vatandaşların gündeme geldikçe, haber oldukça, sosyal medyada yer bulup, olumsuz da olsa haklarında konuşuldukça bundan hoşlandıkları, tarifi bizler için anlamsız olsa bile hastalıklı bir haz aldıkları kanaatindeyim. Nitekim hiçbir caydırıcılığı olmayan yasalarımızın uygulamalarındaki gecikmeler de onların ellerini, kollarını sallayarak daha da azgın bir şekilde toplumun arasına karışmasını sağlıyor. Bu şahısları haber yapmak, onlara hastalıklı güç gösterilerinden şöhret kazandırmak yerine ciddi ve süratli yaptırımlarla karşılarında durmanın ivedilikle gerçekleşmesi gerekiyor.

İstanbul Sözleşmesi için çıkarılan bunca karmaşa, tartışma arasında söyleyebileceğim en önemli şey kadın ya da erkek olsun fark etmiyor kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesini istemeyen kimseler dışında kimse uluslararası düzenlenmiş ilk belge olması ile mühim bu sözleşmeye itiraz edemez. Ancak  üzülerek şahit olduğum bir ayrıntı var ki, o da, birçok kadın bu sözleşmeye karşı çıkıyor. Filhakika inanılmaz ama gerçek. Nedenini soruyorum, üzerinde de bir hayli düşünüyorum. Ortaya çıkan sonuç tabii ki okumadaki eksikliğimiz ve yine okumamaktan ileri gelen cehaletimizin düşünce yapımızda bıraktığı deformasyonlar. Şiddeti bu kadar benimsemiş, kadının üzerine bırakılmaya çalışılan yüzyıllar süren bu ağırlığı kabullenmiş olduğunu gördüğüm hemcinslerim ve karşıcinslerim için üzülüyorum. Ancak bıkmadan ve usanmadan söylemeye devam edeceğim şey şudur ki, okumalısınız. Hiç kitap eline almayan bir insan da olsanız hiçbir an önemsiz değildir. Şimdi alın elinize. Prospektüs olsa bile okuyun düsturuna bayılırım. Tabir-i caizse aklınız da spor yapmazsa pörsüyen, sarkan bedeniniz gibi okumadığınızda pörsüyor ve sarkıyor.

Etrafımda olup bitenleri anlamaya, anlamlandırmaya çalıştığım zamanlardan beri okumanın önemini ve beraberinde getirdiği özgürlüğü ancak bu eylemi gerçekleştirdiğinizde paylaşabiliriz. O zaman daha da güçleneceğiz.

Kadınlar dünyaya hayat getirme ayrıcalığına sahip iken erkekler bu hayatın kaynağını aktarmaya programlı varlıklar. Öyleyse ne kadar önemli olduğumuzu fark etmemize engel olan nedir? Bırakın sizinle okuyorsunuz diye dalga geçen insanlara kulak vermeyi, okusan da ne olacak diyen uzgörü eksiklerini. Okuduğunuzda göreceksiniz her şey çok daha güzel olacak. Farklı fikirler, sizden olmayanların hatta hiç kimseden bile olmayanların fikirlerini de okuyun. Gelişim, iletişim, anlayış ve bir çok güzellik için gereken en önemli şeylerden biri bu. Okumak. O zaman birçok yaptığınız eylemi aslında yapmanız gerekmediğini anlayacaksınız. Hayatınızın ve zamanınızın en önemli hazineniz olduğunu.

İkincisi; insanımızın hala pandemi sürecini yaşadığımız bu dönemlerdeki inanılmaz boşvermişlik hali. Normalleşme sevdasında koluna taktığı ya da çenesine indirdiği maskelerle adeta yeni aksesuarmış gibi dolanan insanlarımızın ülkedeki ekonomik sorunlara, aylardır verilen emeklere büyük zarar vermesi. Ekonomik olarak çok sıkıntılı zamanlardan geçiyoruz. Neredeyse herkes emeğinin karşılığını alamadığı konusunda hatta hiç karşılık alamadığı konusunda hemfikir. Gençler umutsuz, hevessiz. Rüzgarın tersine ilerlemeye çalıştıkça şiddetli seyirle savruluyor. Savruluyoruz. Bir tarafta tedbirleri bırakmayın diye sürekli tweet atan, açıklamalar yapan bir Sağlık Bakanı diğer yandan normalleşmemiz gerek diyen Cumhurbaşkanı ve ne yapalım para lazım diyen vatandaşlar. Evet para lazım ama sağlığınız olmadan da parayı kazanmanın bir anlamı olmadığını göz önünde bulundurmak zorundasınız. Covid-19’dan ölen hasta sayılarının doğru olmadığının tartışıldığı en başından beri dikkat edilmesi gereken bir konu var ki testlerin sonuçları hemen çıkmıyor. Hasta sayısı oldukça fazla ve hepsini gözetim altında tutmak mümkün değil. Testler de kimi zaman yanlış sonuç vermeleriyle gündeme geliyor. Negatif görünenler pozitif, pozitif görünenler negatif çıkabiliyor. Kuluçka süresinde olabilirsiniz hatta hastalık şu an sizde seyrediyor bile olabilir. Ancak sonuçlar alınmadan vefat ederseniz ölüm sebebiniz bağışıklığınız nerede çökmüşse ölüm sebebi olarak kayıtlara o geçiyor. Pnömani bunların en yaygın olanı. Bu da vaka sayılarında güvenilmez bir etki uyandırıyor. Toplu taşıtlar inanılmaz şekilde hiçbir tehlike yokmuşçasına normal seyrine geri dönmüş durumda. Tıklım tıkış, içli dışlı zaman zaman yapış yapış yapılan yolculuklar. Çalışma ortamlarında biraz biraz önlemler alınmaya çalışılsa da insanların kalabalık olarak temasa geçmek zorunda kaldığı yerler ciddi tehlike arz etmekte. Bazıları bir an önce Covid-19 virüsünü alalım, bağışıklık kazanalım diye düşünerek rahat davranıyor olsa da unutulan ya da önemsenmeyen şu ki herkesin bağışıklığı kuvvetli olmayabiliyor. Bu deli cesaretlerini bırakalım ve kendimiz kurtulsak bile bizde ne hasarlar kalabileceğini ya da çevremizdeki insanlarda ne hasarlar bırakabileceğimizin, belki birinin canına mal olabileceğimizin farkında olalım. Bu sıcak günlerde maske takmak zor olsa da ciğerlerin hiç nefes alamaz hale geldiği anı tecrübe etmeye ve keşke demeye hiç gerek yok.

Üçüncüsü;  Cumhurbaşkanının yaptığı ekonomik olarak uçuyoruz açıklamasına değinmek istiyorum. Geçtiğimiz günlerde Ayasofya’da kıldığı Cuma namazı çıkışında 2002 ve 2020 arasındaki dolar rezervleri üzerinden bir açıklaması oldu. Verilen rakamlar kazancımızın, birikimimizin yüksek olduğunu düşünmenize sebebiyet vermiş hatta gerçekten uçtuğumuzu düşünüyor olabilirsiniz ancak bu süreçteki kurları ve para değerimizi karşılaştırarak rakamlar ve alım gücü arasındaki uçurumu tekrar değerlendirdiğimizde durum aslında böyle değil. Geçen yıl sofranıza koyduğunuz peynirin yarısını bile sofraya koymakta zorluk çekiyorsanız, üç gün bile idare etmeyecek limonun kilosunu  10 liradan alıyorsanız, çeyrek altın 800 tl’yi geçmiş ise nasıl uçuyor olduğumuz konusunda benim kafamda soru işaretleri oluşuyor. Sizi bilmiyorum. Ancak ülkemize katma değer konusunda hepimizin bir şeyler yapmaktaki sorumluluğu. Yanlış yapanları eleştirmek, doğru öneriler üzerinde kafa yormak, üretmek, çalışmak zorundayız. Bir şeyler yanlış gidiyor. Toplumdaki bu çok fazla ayrışma, fanatizm kökenli tartışmalar en büyük zararımız. Artık buna bir son vermenin ve okuyan, çalışan, çabalayan ve buna karşılık liyakatlerine göre değerlendirilen bir toplum olma yönünde hepimiz adım atmalıyız. Değişime en önce kendimizden başlamalıyız. Sen şundansın, bundansın demek yerine birlikte ne yapabiliriz diye sormak lazım. Hoşgörülü olabiliriz. Başarırsak da beraber, başarısız olursak da beraber. Toplum biziz. En küçük birimden en büyük birime kadar savaşmak, kapışmak yerine çözüm odaklı çalışmanın yollarını bulmalıyız.

Neler oluyor? diye bakmak lazım hayatımıza, etrafımıza, ülkemize, dünyaya. Mars’a yerleşmenin an meselesi olduğu tartışılırken yaşayabildiğimiz şu dünyada hali hazırda bir hayat var ve onu daha çekilemez, yaşanamaz kılmak yerine faydamız nasıl dokunur, insan olmanın hakkını nasıl verebiliriz diye kafa patlatalım biraz da.

About RöportajTürk

Check Also

AFETE CÜRET OLMAZ

Geçtiğimiz hafta özellikle İstanbul halkının yüreğini ağzına getiren, Silivri merkezli 5.8 Mw büyüklüğündeki depremden sonra …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir