Home / EN YENİLER / YAPRAK ÖZ – BEN ONA “ŞİDDET PORNOSU” DİYORUM
"Dedektif Dergisi'nden"

YAPRAK ÖZ – BEN ONA “ŞİDDET PORNOSU” DİYORUM

 

Polisiye ve gerilim romanları dediğimizde çoğumuzun aklına hala yabancı yazarlar geliyorsa bunun sebebi, ülkemizde bu türlerde eserler veren yazarlarımızın olmayışından değil onları çok da iyi tanımıyor oluşumuzdan ileri geliyor. Bu konuda yayınevlerinin üzerinde çok ciddi bir sorumluk olduğu kadar eksiklikleri olduğu da şüphe götürmez. Toplumun alıştığı ve sürekli satış grafikleri üstlerde seyrediyor diye basılan kitapların dışında farklı türleri yayımlamaya çekimser kalan yayınevlerinin bu türlere de mutlaka ilgi göstermeleri gerek. Eğer bir Jean Christophe Grange, bir Dan Brown kitapları bu ülkede satışa çıktığında “Çok-Satanlar” listesine giriyorsa nitelikli yazarı fark eden okuyucularımız demek ki polisiye ve gerilim türleriyle de ilgileniyor demektir.

Gelişmek ve ilerlemek istiyorsak eğer alışılmışın dışına çıkmayı tercih eden, öncü olmak isteyen yazarları ya da yazar adaylarını daha çok desteklememiz gerekir. Polisiye ve gerilim türleri de bunlardan sadece birkaçı.

Geçtiğimiz aylarda kurulan Türkiye Polisiye Yazarlar Birliği üyelerinden birisi olan Yaprak Öz de bu türlerde karakterleri ve konularıyla da başarılı olma yolunda güvenli adımlarla ilerliyor. Disiplinli çalıştığını belirten Öz, kitap okuma alışkanlığına sekte vuran sebeplerden biri olarak bulunduğumuz çağdaki teknolojik gelişmeleri sorumlu görüyor. İdealist öğretmenlere, kitap okuyan ailelere gereksinim olduğuna dikkat çekiyor.

O zaman Yaprak Öz’ü biraz daha tanıyalım. 

Şair, yazar ve çevirmen olan Yaprak Öz, 1973 Zonguldak doğumlu. İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü’nü bitiren yazar aynı zamanda İngilizce eğitmeni.
20’li yaşlarının başında şiir yazmaya başladığını belirten Öz’ün ilk şiiri “Poetik’Us Şiir Dergisi’nin 1996 Ocak sayısında yayımlandı. “Şiirli Müzik Kutusu” kitabı ile 2010 Cemal Süreya Şiir Ödülleri’nde başarı ödülü aldı. 

“Dedektif Dergisi’nden alıntı”

 

  Hem şiir hem de korku, gerilim türünde yazıyorsunuz. İkisi bir birine zıt alanlar gibi duruyor. Biri romantik duygular gerektiren diğeri ise korku, gerilim, heyecan, adrenalin gerektiren alanlar. Bu farklılığı nasıl değerlendiriyorsunuz?

  On bir, on iki yaşlarımda öykü yazmaya başladım. Korku hikayeleri. O hikayeleri yazdığım dönemde büyüyünce şu olacağım, bu olacağım diye çocukça cümleler kurarız ya, ben de yazar olacağım diyordum. Yirmili yaşlarımda birden şiir yazmaya başladım. O zamana kadar öyküler yazıyordum. Şiir okuyordum ama yazmıyordum. Ben şiirin oturup yazılabilecek bir şey olduğuna inanmıyorum. Tabii ki bir eser üzerinde çalışırsınız ama genelde ilham olarak gelir. Öyle yazmaya başladım. Sonra şiir ortamlarına girdim. Kadıköy şiir ortamlarında, dergilerde, fanzinlerde yayımlanmaya başlandı. Ama hep aklımda bir roman yazmak vardı. Denemem oldu ama yedi yıl boyunca yazdığım için çıkamadım içinden. İlk romanlar çok sancılı olur derler ya, o tam korku değildi, bir hayalet hikayesiydi ama altı çok doluydu. Basılmadı, hala duruyor. Şiir yazan insanlar, eğer çok deneyimli değillerse düz yazıyı da çok şiirsel yazıyorlar. Benim o romanım da öyleydi. Yani becerememiştim. Çok şiirsel cümleler kurmuşum. Kitabı inceleyen bir arkadaşım da aynısını söyledi. Ben de ‘Demek ki düz yazıda iyi değilim’ diye düşünmeye başladım ve bunu kabullendim. Ama içimde o alev var. Sonra karlı bir havada bir hafta kadar eve kapandım, yalnız başıma kaldım. Oyun gibi ilk romanım ”Berlin Apartmanı” nı yazmaya başladım. Bu arada şiir kitaplarım var, basılıyor. Şiirde yoluma devam ediyorum. ”Berlin Apartmanı”nı hiç planlamadım, kurgu yok. ‘Apartmanda bir cinayet işlendiğinden şüphelensek ama kanıtlayamasak ne olur?’ diye hep böyle bir konuya ilgim vardı ve yazmaya başladım. Ama oyun oynar gibi yazıyorum. Hatta bölümleri yazıp kardeşime (Gürgen Öz) gönderiyorum oyun gibi o da tahmin etmeye çalışıyor. İşin ilginç tarafı ben de sonunu bilmiyorum. Çünkü hiç bir kurgu yok ortada. Onu yazdım. Hiç bir sanatsal iddiası yok, tamamen polisiye türünde korku, gerilim ögeleri var, heyecanı, adrenalini yüksek bir roman oldu. Sonra yayıncım, Kadir Aydemir’e bahsetmiş. O da ‘Basalım’ dedi. Ben ‘Hayır’ dedim. Çok sanatsal, üst seviyede görüyorum kendimi onun için çok popüler roman gibi geldi bana. Onu kabullenemedim. Ama ısrar edince kabul ettim. Kitap basıldı ve ilk tepkiler iyi oldu. Belli bir sayıda kitleye ulaştı. Beklediğimden daha çok ilgi gördü. Sonra ‘Neden olmasın?’ dedim. Sonra üçüncüsü geldi. Şimdi dördüncüsünü bitirdim. İşte böyle başladı.

  Özellikle korku ve gerilim romanlarında romanı kurgulamakla beraber karakterlerin de çok iyi oturması gerekir. Heyecanı yüksek tutmak için bu çok önemli. Bunu nasıl yapıyorsunuz?

  İlki dışında hep bu plan ile çalıştım. İlki çok doğaçlama gitti. Belki de o şiir alışkanlığından dolayı, hani şiirde otomatik gittiğimiz için burada da öyle gittim. Mesela katilin eve nasıl girdiğini bilmiyordum. Olay örgüsü geliştikçe karar veriyordum. Ama ikinci kitabım olan ‘Şeytan Disko’ ve üçüncü kitabım ‘Tilki, Baykuş, Bakire’ de çok disiplinli çalıştım. Hepsi için ayrı defter tuttum, eskizler çizerek hatta karakterlerin bulunduğu evleri bile tek tek en ince ayrıntısına kadar, kül tablasına varıncaya dek zihnimde canlandırarak, dekore ederek yaptım. Gerilim polisiye türünde bazen çok uç şeyler de anlatmanız gerekebiliyor. Geri kalan her şeyin çok gerçekçi olmasını istiyorum ki kurguya inansınlar.

 

  Zaten bunu oturtamazsanız hikaye korkudan komediye döner. Böyle bir riski de var.

  Aynen öyle, çok riskli bir şey bu. Bundan dolayı kurgu üzerinde çok çalıştım. Kitaba başlamadan mutlaka genel hatları belirliyorum. Sonrasında hikaye kendi kendini de yönlendiriyor zaten. Hiç beklemediğimiz yan karakterler birden bire öne çıkabiliyor. Mesela son kitabımda yan karakter olarak düşündüğüm bir karakter var, birden onunla ilgili yeni bir durum gelişti ve ön plana çıktı. Karakter aldı başını gitti, başlıca karakterlerden biri oldu. Böyle sürprizler de oluyor.

 

  Sinemada da görüyoruz ya da dizilerde bazı yan karakterler bir müddet sonra asıl karakterin bile önüne geçebiliyor.

  Ama zevkli oluyor. Sinemada da, kitapta da öyle. Beklemediğimiz yerden twist (dönme) dediğimiz şeylerin olması, karakterlerde olunca da güzel oluyor.

 

  Korku edebiyatının Türkiye’deki serüvenini konuşalım. Son zamanlarda biraz hareketlenen bir mecra gibi görünüyor. Siz nasıl görüyorsunuz?

  Genel olarak gözlemlediğim; az derecedeki Türk okuyucu. Çünkü çok sayıda insan kitap okumuyor, korku denince yabancı yazar tercih ediyorlar. Türkiye’dekiler çok kısıtlı bir çevre tarafından biliniyor. Stephen King gibi isimleri tercih ediyorlar. Bir de müthiş önyargı var. Bunun için onlara kızmıyorum. Bana geçenlerde bir okurum mesaj atmış. ”Ben Türklerin iyi korku yazabileceklerini düşünmüyordum. Ben sadece Grange (Jean Christophe Grange) okurum. Sizin kitabınızı (Şeytan Disko) tavsiye üzerine aldım ve okudum. Türkler de korku yazabiliyormuş.” demiş. Ve o ön yargısının şaşkınlığını yaşadığını yazmış. İnsanlar bilmiyorlar. Yeterince tanıtım olmuyor. Bu aslında sistemin suçu, kimsenin suçu değil.

  Dünya edebiyatının yüzde doksan beşini İngiliz edebiyatı oluşturuyor. Geri kalan yüzde beşlik kısma geri kalan milletler dahil olmaya çabalıyor. Korku denince de Anglo-Sakson edebiyatın ürünü olarak algılanıyor.

  Evet dolayısıyla okurun böyle hissetmesi de normal. Şimdi Anadolu korku diye bir tür çıkmaya başladı. Kardeşim Gürgen Öz’de Anadolu Korku hikayeleri yazıyor. Benimkiler bu sınıfa girmiyor daha çok polisiye, gerilim türü. Genelde insanlar korku denince ”Testere” gibi kafa kesme, kol kesme sanıyorlar. Korkudan anlaşılan şey hep ölmek, öldürmek. Oysa ben ona ‘Şiddet Pornosu’ diyorum. “Testere” filmi tarzında sırf şiddet üzerine olan eserlere öyle diyorum. Esas korku, kan göstermeden ya da çok şiddet dolu şeyler yazmadan korkutmak bence. Bunu başaran yönetmenler var.

 

  Ülkenin Yüzde altmış sekizi hayatında eline hiç kitap almamış. Bu dehşet verici bir rakam. Dolayısıyla elde kalan o az sayıdaki okuyucu çok değerli.

Eğitim sistemi ezbere dayalı. Bir de bu kuşak telefon bağımlısı oldu. Herkes bir şekilde telefona bakmak ya da internete girmek zorunda. Bu da kafayı yoruyor ve tembelleştiriyor. O zaman kitap okumaya hali kalmıyor. İnsanlar kitap okumak için ‘Vaktim yok’ diyorlar. Alakası yok. Sosyal medyada gezeceğine alıp eline kitap okusa vakit yeterince var. Çocuklar kitap okumadan büyüyorlar. Dizi izlemek daha cazip geliyor. Ben öyle bir kuşakta büyümediğim için çok şanslıyım. İnternet yoktu, telefon yoktu, televizyon tek kanallıydı. Sıkıldığımızda oturup kitap okurduk. En büyük eğlencemiz kitap okumaktı. Ya da müzik dinlerdik. Çağın da çok kötü etkisi var.

 

  Siz bir eğitimcisiniz, çok daha iyi biliyorsunuz. Türkiye’deki okulların sadece yüzde on gibi bir kısmında kütüphane var. Ve Milli Eğitim kadrosunda kütüphaneci istihdamı sıfır. Bu da aslında eğitim sistemindeki çarpıklığı göstermiyor mu?

  Olan kütüphanelerin de kalitesi önemli. Kütüphaneci almaya çok çalıştık ama Milli Eğitim’de öyle bir iş tanımı yok. Olan kütüphaneler öğretmenlerin çabasıyla oluyor. Ama her öğretmen idealist olmuyor. Memur zihniyeti ile çalışan çok öğretmen var. Öğretmen ilgilenmiyor, evde anne baba kitap okumuyor. Çocuk kimi rol model alacak da kitap okumaya heves edecek?

  ”Tilki, Baykuş, Bakire” kitabınızdan okuyucularımıza biraz bahseder misiniz?

  Boşanmış bir genç kadın, kızının okulundaki kütüphanede gönüllü olarak çalışmaya başlıyor. Kütüphaneye bağışlanmış kitapları ayıklarken bazılarını okula uygun bulmadığı için evine getiriyor. Getirdiklerinden birinin içinde çok eski mektuplar buluyor. Okuduğunda da yazışan kişilerin bir aile trajedisi yaşadığını anlıyor ama ne olduğunu çözemiyor. Mektupları sahiplerine ulaştırmak istiyor. Araştırmaya başlıyor. Ve buluyor, tanışıyor. Araştırdıkça yaşanan aile trajedisinin ipuçlarını öğrenmeye başlıyor. Merak duygusu ağır basıyor. Bu arada okulda garip şeyler olmaya başlıyor. Aile trajedisi üzerinden gidiyor ama toplumsal bir olaya da parmak basıyor. Kitapla ilgili daha fazla bilgi vermeyeyim ama okuyanların kitaptaki olay konusunda çok öfke duyduklarını biliyorum. Benzer olayları yaşayanlardan tepkiler aldım. Konuşulmayan bir konu bu. Tabu olan bir konuyu işliyor.

 

  Kitabın başarısı da burada galiba. Okuyucunun, olumlu ya da olumsuz bir karakteri özümsemesi değil midir?

  Bu aslında kitabı anladıklarının göstergesi. Kitabın gizemini çözülmesi. Bu kitabın başarısıdır.

 

Röportör : Yılmaz BEZGİN

Editör     : Müge H. YÖNTER

About RöportajTürk

Check Also

GÖRÜNENDEKİ GÖRÜNMEYEN, SÖYLENENDEKİ SÖYLENMEYEN

  Yüksek lisans tezimi Nihan Kaya’nın romanları üzerine yazdım. Doktorama da Nihan Kaya’nın kitapları konulu …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir