Home / EN YENİLER / UĞUR BATI – GERÇEK KALİTENİN PEŞİNDE DEĞİLİZ!..

UĞUR BATI – GERÇEK KALİTENİN PEŞİNDE DEĞİLİZ!..

Hangi yeteneğinden, hangi başarısından ya da hangi ilklerin sahibi oluşundan başlasak bilemedik aslında. Liste uzun. Yaş genç. Yeditepe, Marmara ve Boğaziçi Üniversiteleri’ nin sadece birinde okuyabilmek için didinen onca insana karşın o buralarda hem öğrenci olmayı hem de öğretim üyeliği yapmayı başarmış bir isim. Akademisyen, Doçent, Yazar, Marka Uzmanı, Reklamcı.

IMKB isminin Borsa Istanbul ‘a dönüşümü sürecindeki projenin baş aktörü.

Telsim markasında onun imzası var.

‘Ben Bilmem Beynim Bilir’ kitabı ile nöropolitik konusunda dünyada yazılmış ilk kitabın sahibi.

Geçen yıl yayınlanan ‘Azraa -Eel’ kitabı yine farklı ve özgün oluşuyla yazın dünyasında çok dikkat çekiyor. İslami Fantazya türündeki kitabı insana; ‘Nasıl yani? ‘ diye sorduruyor. Bizde de böyle şeyler yazılabiliyor mu? Evet yazılıyor. .

Konuşması keyifli, konuşma akıcılığı, konusuna hakimiyeti ile sizi kavrayan, çalışkan ve çok akıllı bir adam. Yazmaya ve üretmeye devam eden bu isim tabii ki Uğur Batı ‘dan başkası değil. .

O bir Marka Uzmanı. . Reklam dünyasının baş aktörlerinden Uğur Batı ile ilgili merak ettiklerimiz umarım sizlerinde merakını gidermeye yeter. .

FB_IMG_1486244467511

YILMAZ BEZGİN (YB) – Uğur Batı’nın reklamcılığı seçmesi nasıl oldu ?

UĞUR BATI (UB) – 1995 yılında Boğaziçi Üniversitesinde okurken reklamcılığa başladım. Tamamen tesadüfi bir başlangıçtı aslında. Arkadaşıma yapılan bir iş teklifi vardı. O kabul etmedi. Yaratıcı süreçlerde bulunurum, yazmakla ilgisi olsun diye arkadaşımın kabul etmediği işi kabul ederek ilk defa reklamcılık dünyasına girdim. O yüzden de okula çok az gidebildim. Her çalışan insanın başına gelebileceği gibi benim de en sıkı reklamcılık yaptığım dönem okul dönemidir. O sıralarda bir sürü ödüllü yarışmalardan ödüller aldık. Ajans olarak da, şahsi olarak da. Bir sürü önemli kampanyada bulundum. 1995 – 2002 arasında o büyük mali krize kadar olan dönem, Türkiye’de reklamcılığın altın dönemidir. Az sayıda ajans var, rekabet bu kadar kırıcı değil, sektör de şu andaki kadar büyük değil ama hem çalışan açısından hem de ajanslar açısından iyi dönemlerdi. Nitekim Türk reklamcılığındaki bir çok kült işin de o yıllarda çıktığını görüyoruz. Ardından 2000’li yıllarda bu sefer masanın öbür tarafı dediğimiz yerde başladım. Telsim’de içerik yöneticiliği ve marka uzmanı olarak çalışmaya başladım. O zaman Türkiye’nin ilk danışmanlık portalı idi. Yaklaşık üç sene Bil Club projesinde çalıştım. 2002’de proje bitme aşamasındayken Türkiye’de kriz yılıydı. Meşhur Anayasa Kitapçığının fırlatılması olayının olduğu yıl. Ama aynı zamanda dünyada teknoloji şirketleri ile ilgili büyük balonlar oluşmuştu. Big Bubble diyorlardı. Özellikle ABD’de bir teknoloji şirketleri balonu vardı. O balon Türkiye’deki şirketlere de sirayet etti. Telsim projeyi iptal etti. Cem Uzan’ın da siyasete girdiği dönemdi. Bütün bu sebeplerden dolayı proje ölü doğdu. Halbuki bu proje Türkiye’de özellikle o dönem için en derli toplu ve vizyonist projeydi. O sırada Yeditepe Üniversitesinde part time ders veriyordum. Telsim olayı böyle sonuçlanınca Yeditepe Üniversitesinden kendileriyle tam zamanlı çalışmam için teklif geldi. Zaten doktoram bitmek üzereydi. Kabul ettim ve üç yıl kadar çalıştım. Ardından tekrar bir ajansa geçtim, orada yaratıcı yönetmenlik yaptım. 2009’da tekrar okula döndüm. İki yıl kadar çalıştım. Bu sefer ‘Doçentlik’ ünvanımı aldım. Ardından da Borsa İstanbul’a (BİST) başladım. BİST’de dört yıl görev yaptıktan sonra şu an itibarı ile çeşitli üniversitelerde ders veriyorum.

 

“BİST’e, İMKB Diyen Bir Tane Adam Bulamazsınız.”

images-9

MÜGE HATİCE YÖNTER (MHY) – İMKB (İSTANBUL MENKUL KIYMETLER BORSASI) döneminde mi başladınız?
UB – İMKB döneminde başkan danışmanı olarak işe başladım. Ardından BİST’in kuruluşu ve markalaşmasını yaratan ekibin başındaydım. Marka müdürlüğü yapıyordum. Dört yıl süreyle orada önemli işler yaptık. BİST zaten tekel bir marka ama bu borsadaki gelişim eğer devam ettirilebilirse Türkiye için çok önemli bir değer. 32 yıllık İMKB tarihinde bu kadar büyük adımların atıldığı, hem kurumsallaşma anlamında hem de büyüme anlamında bu kadar önemli bir dönem yoktu. Neden? İlk önce 2012’de ‘Sermaye Piyasası Kanunu’ değişti. Ardından borsaların birleşmesi olayı oldu. İzmir’deki ‘Vadeli İşlem Opsiyon Borsası’ BİST’in altına geldi. ‘Altın Borsası’ yine BİST’in altına bir piyasa olarak (Kıymetli Taşlar ve Madenler Piyasası) açıldı. Bununla birlikte BİST uluslararası onlarca ortaklığa imza attı ama somut net ortaklıklar. Mesela Saraybosna Borsasının bir kısmını satın aldı. Kırgızistan Borsasının bir kısmını satın aldı. Kazakistan Borsasını satın aldı. Dünyanın en büyük metal borsası Londra Metal Borsası bizim %2 hissemizi aldı. Biz onların %2 hisselerini aldık. NASDAQ Amerikan Borsası bizim %7 hissemizi aldı. Dünyaca ünlü Büyük Amerikan Borsasından bahsediyorum. Dünyada belkide ilk defa gerçekleşmiş büyüklükte bir teknoloji projesi geliştirdik. NASDAQ altyapısını kullanarak, biz buna BİZTEK (Biz Teknoloji) diyoruz. Onun borsaya adapte edilmesi. Özellikleri itibarı ile tektir. Dört ayda tamamlandı. Bu kadar kısa sürede tamamlanmış bir örneği yok. Bir yıldır da tıkır tıkır çalışıyor. Dünyanın en büyük teknolojik gelişimlerinden biri olarak kabul ediliyor. Üç ayrı kıta’da çalışıldı. Denver, Stockholm ve Sidney’de gerçekleştirildi. NASDAQ tarihinde ilk defa onların, NASDAQ GENİUM INET teknolojisinin kaynak kodlarıyla birlikte geliştirme ve bu kaynak kodları ile program geliştirip civar ülkelere satmak. Aslında danışmanlık anlaşmalarını, piyasa konumlarını sayarsak toplamda otuzdan fazla başlıkta NASDAQ’ın o tarihe kadar gerçekleştirmiş olduğu en kapsamlı projeyi hayata geçirdik. Ve bunun ilk fazını çok kısa bir sürede gerçekleştirdik. Şu anda ikinci ve üçüncü fazları gerçekleştiriliyor. Tabii yeni ürünler, hizmetler piyasaya girdi. Borsadaki işlem hacimleri olağanüstü arttı. 2012- 2016 arasında rakamlar üç katına kadar çıktı ki, borsa için hacim çok önemlidir. Bizim borsanın temel problemi hacim problemidir zaten. Bir çok gelişmeye imza atıldı. Bu arada daha iyi olması gereken şeyler de oldu kuşkusuz. Mesela halka arzlar Türkiye’nin kanayan yaralarından biridir. Halka arz konusunda dünya konjonktürü de etkili oluyor. Halka arz konusunda çok çalışıldı ama şirketlerimizin yapısı gereği çok farklı bir çalışma alanı gerektiren bir konu. Borsa nezdinde çok önemli işlere imza attık. Yılda yüz elli etkinlik, bunların çoğu uluslararası. Dört yılda altı yüz kadar etkinliğe imza attık. Binlerce ulusal, uluslararası yatırımcıyla bir araya geldik. Finansal okur-yazarlık konusunda borsa tarihinde atılmayan adımlar attık. Yılda yaptığımız finansal okur-yazarlık sunumlarının sayısı beş yüzün üzerindeydi. BİST, 27 yıllık kült İMKB markasına oturup isim bilinirliğini bir yılda %90’lara kadar çıkardı. Bunu şuradan da anlayabilirsiniz. Şu an BİST’e, İMKB diyen bir tane adam bulamazsınız. İsim değişikliği çok zor bir süreçtir. Ama biz iletişim açısından o kadar doğru adımlar attık ki, en son yaptığımız bilinirlik testi %96 çıkmıştı.

 

“Tek Başına Ürünün İyi Olması Yeterli Değil.” 

2017-02-04-23-47-11--1063016560

MHY – Peki bu kadar kült bir markanın isim değişikliğinin bu kadar zor olduğunu göz önünde bulundurarak, yeni bir markanın isim bilinirliğini arttırmak için nelere dikkat etmek gerekir?
UB – Bu çok daha zordur. Size bir istatistik vereyim. Ajans Press diye medya takip merkezi var. Ajans Press’in reklam medya emsal dönüşüm oranları vardır. Her sene medyaya çıktığınız dolu içerik anlamında. Bahsettiğim reklam içeriği değil, haber olarak çıkma durumu. BİST üç yıl boyunca Türkiye’nin bir numaralı markası oldu. Reklam emsal dönüşüm oranında BİST’e yaklaşan hatta yarısına bile gelen başka bir marka söz konusu bile değil. Çünkü halkla ilişkiler çalışmalarını çok iyi yaptık. Basının karşısına dolu bir içerik vereceksin, markanın bir hikayesi olacak ki o hikaye seni medya sayfalarına taşısın. BİST piyasaya dolu bir hikaye verdi. Bu dolu hikayeyi de sürekli yeni gelişimlerle destekledi. Bunun bir de temel sebebi vardı. Biz medya ile ilişkilerimizi en alt seviyeden yürüttük. Arkadaşlarımız gazete, dergi sayfalarını ve tv programlarını hazırlayan kişilerle direkt temas kurdu. Genel yayın yönetmeni veya yazı işleri müdürü ile değil. Bu da çok değerli bir çalışma oldu. Doğru iletişim bu. Marka bilinirliğini arttırmanın yolları, rekabet koşulları, tüketici beklentilerindeki değişimler, paradigmal bir şekilde teknolojik olarak iletişim ortamlarının şekillenmesi, çok sayıda markanın pazar savaşı içinde olması gibi faktörleri göz önünde tutarak markaların sürekli olarak canlı kalması, kendini sürekli olarak yenilemesi gereken, inovasyon yönetimini çok ciddi bir şekilde yapması gereken bir süreçtir bu. Advertising Age (Sektör Dergisi) rakamlarına göre piyasaya çıkan her on markadan yedi tanesi ölüyor. Yani sadece üç tanesinin yaşama şansı var. Hemen hemen bütün kategorilerde durum böyle. Bu kadar zorlu bir ortamda piyasaya çıkmanın tabii ki dinamikleri var. 1- Ürün ve hizmet sizin için artık default gereklilik oldu. Ürün ve hizmetin potansiyel vadetmediği, işlevsel olarak çok başarılı olmadığı bir durumda bir markanın yaşayabilmesinin imkan yok. Ama bu tek başına hiç bir şey. Tek başına gereklilik ama tek başına hiç bir şey. 2- Artık modern pazarlama iletişiminde şunu söylemek lazım. Ürün ve hizmet üretimi reklam ajansında başlıyor, fabrikada değil. Bu ne demek? Daha reklam ajansındayken ürünün konseptini tüketici içgüdüsüne bağlı olarak üretip ürün ve hizmetin vereceği mesajı kurgulamış olursun. Bunları eksik yaparsan ve ürünü fabrikada üretmeye çalışırsan daha sonra üzerine bir kimlik imajı geçirmeye çalışırsan yanılırsın. En azından başarı ihtimalini azaltırsın. 3- Modern pazarlama için çok gerekli, tüketici içgüdülerini çok net ortaya çıkarman gerekiyor. Eskiden tüketici davranış ve tutumu vardı, şimdi tüketici içgüdüsü var. Aradaki fark, A’dan Z’ye bütün pazar dinamikleri ile birlikte bir tüketici içgüdüsü yaratmak. Tüketici gerçekten bir üründen ne istiyor? Bakın Nokia’nın Ceosu geçen yıl çok meşhur bir röportaj verdi ve dedi ki, ” Bütün yatırımcılarımızdan ve tüketicilerimizden özür diliyoruz. Her şeyi çok doğru yaptık, en doğru teknolojiyi geliştirdik, bundan daha iyisini yapamazdık. Ama maalesef batıyoruz.” Görüyoruz ki, tek başına ürünün iyi olması yeterli değil. Bu Nokia gibi dünyanın en iyi teknoloji markalarından biri, Finlandiya’yı  bir kere daha yaratmış olan bir markayı zor durumda düşürdü. Diğer taraftan Güney Kore’nin disponansiyel bir artışla kademe kademe atlayarak dünyanın en önemli ekonomilerinden biri olmasını sağlayan Samsung, Galaxy serisinde geçen sene tek bir hata yaptı ve hala onunla uğraşıyor. Dünyanın en büyük otomotiv firmalarından olan Volkswagen emisyonda bir hata yaptı, o hatanın bedelini hala ödüyor. Hisse senetlerinde ödüyor. Yatırımcı ilişkilerinde ödüyor. Paylaşım ilişkilerinde ödüyor.
Markaların geneli anlamında 1- Markalar insani olacak çünkü insan hata yapıyor. Literatürde bunun için flawsome diye bir trend var. Markaların insani olması. Hata yapabildiğini itiraf ediyor olabilmesi. İnsanlar bir markanın hata yaptığında itiraf etmesini bekliyor. 2-Markalar şeffaf olacak. Artık insanlar toplumdan aldığını ne kadar topluma verdiğine de bakıyor. Tüketicinin kral olduğu bir dönem yaşıyoruz. Özellikle medeni ülkelerde. Yani sosyal sorumluluğun, hayırseverliğin söz konusu edildiği dünya vatandaşlığında bugün markalardan tüketiciler bunu talep ediyor. Bunlardan herhangi birini yapmazsan eksik kalırsın. Iphone kendi devrimini gerçekleştirdi. Sadece bir telefon. Sliding teknolojisini getirdi. Üzerine ürün gamını çok sınırlı tuttu. Kafada net bir imaj çizdi. Iphone ailesi denen şeyi yarattı. Kusursuz işlevselliğe, kusursuz tasarım unsurları ile geldi. Diğer cep telefonları arasında dominant oldu. Şu an kimse cep telefonu almıyor. Iphone’u olan Iphone alıyor. Diğerleri cep telefonu alıyor. Bunun işlevsellikle küçük ilgisi var. Dolayısıyla yeni markaların da bu aşamalardan hepsini tek tek doğru yapması gerekiyor. Sadece dağıtım kanalını bile yanlış yaptığın zaman batarsın. Piyasa bu kadar zalim. 1970’lerde batmazdın, 80’lerde daha hızlı büyürdün, 90’larda hayatını sürdürürdün ama 2000’den 2010′ a Dünya’nın en hızlı on yılını yaşadık. 2010’dan sonra daha hızlı bir on yıla girdik. Ve giderek daha da hızlanacak. Zamanın akışkanlığı içinde, hızlı ilerleme, hızlı adaptasyon, muhteşem harmoni uyum yeteneği, her dalda inovatif olmak bu artık kaçınılmaz bir şey. Yoksa batarsın. Sadakati yüksek markalar da batar. Sadece yeni markalar için sordunuz ama bu bütün markalar için geçerli. Yeni markaların işi çok daha zor.

 

“Nicelik Değil Nitelik Önemli.”

images-10

MHY – Birçok yer için örnek verebiliriz ama İstanbul’u baz alırsak televizyondan, radyodan, internetten hariç sokaklarda, metrolarda, otobüslerde, avm lavabolarında bile reklam bombardımanına maruz kalıyoruz. Bu kadar çok dağılmak tüketicinin algısını nasıl etkiliyor?
UB – Bu son zamanlarda üzerinde çokça okuduğum bir konu. Batı odaklı bir toplumda bir yetişkin günde ortalama üç bin reklama maruz kalıyor. Gazetede, radyoda, televizyonda, internette, sokakta her yerde sürekli reklama maruz kalıyoruz. Buna clutter (büyük gürültü) diyoruz. Bu markaların bir zorluğu. Zaten 1990’ların sonundan itibaren bu gürültü içerisinde bütünleşik pazarlama iletişimi gibi kavramlar bu yüzden gelişti. Markalar, tek bir mesajı, sinerjik olarak bütün ayrı noktaları kullanarak farklı pazarlama iletişim enstürmanları ile tüketicinin algısında oluşturmanın peşindeler. O clutterdan sıyrılabilmek için. Gerilla Pazarlama, Radikal Pazarlama, Gradswoods Marketing, Evangelist Pazarlama, Gençlik Pazarlaması, Retro Pazarlama, Viral Pazarlama (ağızdan ağıza iletişim) gibi yöntemler neden gelişiyor? Bir kitap üzerinde çalışıyordum. Yüz ellinin üzerinde pazarlama yöntemi endekslemiştim. İşte bütün bu yöntemler, olabildiğince o büyük gürültüden sıyrılabilmek, en verimli şekilde çıkabilmek için var. Fakat durum değişmiş değil. Ne kadar fikir üretebilirsen, ne kadar yaratıcı olabilirsen o kadar varsın. Nicelik değil nitelik önemli. Ama nitelikli olurken de niceliğin unutulmaması gereken bir durumu yaşıyoruz.

MHY – Hedef kitleyi baz alarak yapılan reklamlar amacına ulaşıyor mu ?

UB – Pazar segmantasyonu dediğimiz şey, on yıllardır yapılan bir şey. Sadece yeni pazarlama segmentlerinden biri değil. Hedef kitle, reyting, bölümlendirme, içgörü oluşturma gibi kavramlar akademik bir alan olmasının dışında aynı zamanda mesajın en etkin bir şekilde tüketiciye ulaşması için geçilmesi gereken süreçlerdir. Bütün bunlar işe yaradığı umuduyla yapılır. Peki işe yarıyor mu? Kuşkusuz yarıyor. Bütün bunları yaptığın zaman yüzde yüz başarıya ulaşırsın diye bir garanti olmadığı gibi, yapmazsan başarıya ulaşma oranını azaltıyorsun. On şirketten yedisinin battığı bir piyasada hiç bir şey yapmamayı göze alamazsın. Ve postmodern bir dönem yaşıyoruz. Tarzlar birbirine girmiş. Tavırlar birbirine girmiş. Mekan, zaman kavramının çeşitlendiği ”ne olsa gider” mantığının yaşandığı bir durumdayız. Çok farklı gruplar, topluluklar var. Kabilesel pazarlama, marka toplulukları, aidiyet, kişilik, kimlik gibi ne tüketeceğini belirleyen sosyolojik kavramlar var. Bütün bunlar segmantasyonu gerekli kılan unsurlar.

 

“Sanat Bir Meslek Değildir.”

 

images-17
YB – Siz kitaplar yazdığınız halde, yazarlığı bir meslek olarak kabul etmiyorsunuz. Size göre mesleğin tanımı nedir?
UB – Bir şeyin meslek olabilmesi için bazı şartlar taşıması gerekir. Mesleği yapan kişinin bundan düzenli ya da düzensiz bir gelir elde etmesi gerekir. Meslek tanımının belli regülasyonlara bağlı kalması gerekiyor. Meslek denilen şeyin her durumda tekrar edilebilir, belli normlar etrafında şekillenmesi gerekir. Sanat ve edebiyat grubundaki işlere meslek dersek eğer dünyanın en iyi ressamı belki de hiç para kazanamıyordur. Çok iyi ressamdır, olağanüstü resimler yapıyor ama para kazanamıyor. O zaman ressamlık bir meslektir diyebilir miyiz? Bence sanat bir meslek değildir.

 

“Türkiye’de Bu Alandaki Tek Çalışma, Dünyada En Önemli Çalışmalardan Biridir.”

n_HYkIwsOEZLfCFpaqaBNGR6OU3voJetj9VPr3Vsvb3ms2pqFQhiL6yNvXORx7JE8HtxJQiSDmL3IRmEl3fS2iAEMHUWtc0=w443-h332-nc

MHY – Nöropolitik konusunda bir ilk olan ”Ben Bilmem Beynim Bilir” kitabınızdan biraz bahseder misiniz?

UB – Yazdığım bütün kitaplarda bazı şeylerin peşinde koşuyorum. 1- Benim alanım olsun. 2- Kendi alanımı genişletebileceğim bir perspektifte olsun. Alt alanlarda olsun, buna ‘Enneagram’ da dahil. Enneagram, tüketici davranışları içerisinde bir alan. Satış-pazarlamada, senaryo yazımında kullanılan bir alan. Dolayısıyla benim ilgi alanım. Ben yaklaşık yedi yıldır ”nöropazarlama” ile ilgili laboratuvar çalışmalarında zaten bulunuyorum. İsviçre’de, Amerika’da bulundum. Türkiye’de belli bir takım enstitülerin FMRL teknolojisinin çalıştığı yerlerde, bazı nöro görüntüleme tekniklerinin kullanıldığı laboratuvarlarda, bu iş nasıl yapılıyor diye işin teknik kısmını öğrenerek başladım. Ardından Nöropazarlama okumaları ve makaleleri yazmaya başladım. Sonra öyle bir alan çalışalım ki, içerisinde davranışsal finans, yatırım, marka yönetimi, karar bilimi olsun istedik. Daha sonra bunları kitaplara böldük. ”Ben Bilmem Beynim Bilir” geçen sene yayınlandı. Bugünlerde ”Snaps – Beynimizin ve kararlarımızın sıradışı hikayesi” çıkacak. Burada biraz daha popüler konular işleniyor. Neden aşık oluruz? Neden ihanet ederiz? Rüşvetin nöropsikolojisi, herkesin bir fiyatı var mıdır? Akıllı insanlar neden aptalca hatalar yaparlar? Neden yalan söyleriz? vs. konuların üzerinde çalıştığım bir kitap. Türk insanının politik tercihleri mizah konusu yapılır ya bazen. Aslında ben bunun çok ciddi olarak incelenmesi gerektiğine inanıyorum. Bizim insanımız çok politik tipli insandır. Politikayı siyaseti önemser. Köy kahvesine gidersin herkes politika konuşur. Ben aynı zamanda bir sosyal bilimciyim. Gerçekten gözlemlemeyi severim. İnsanların arasına karışır onları dinlerim. Her kesimden insanları gözlemlerim. En ücra köyden tutun büyükşehire kadar her yerde politika konuşulur. Haberlere bakın politika, sosyal medyaya bakın politika konuşulur. Ve Türk insanının politik tercihi, son Amerikan seçiminin de gösterdiği gibi aslında Amerikan seçmeninden çok daha mozaiği geniş ve kozmopolitik kararlar. Türk insanı oy tercihini yaparken mevcut pasta içinden tercihini yapıyor. Mevcut seçim pastası içinden kendisine en mantıklı gelenden yana tercihini kullanıyor. Bunun dışına çıkma şansı yok çünkü mevcutlar içinde en mantıklısını bulmaya çalışıyor. Bu da son derece kozmopolitik bir tercih. Çok karmaşık bir tercih. Karmaşık tercihin kendisine göre en doğrusunu yapıyor. O pastanın içine başka bir dilim daha girerse o zaman seçmenin tercihini oraya doğru yönlendirmesi normal olabilir. Siyasal iletişim ile ilgili bir kitap değil bu. Tamamen nörobilimin altında karar verme perspektifinde, oy verme davranışının ve seçim mimarisinin nasıl olduğuna dair bir kitap. ‘The Guardian’ haber yaptı. ‘New York Times’ kapaktan verdi. Toplam yedi ay sürdü, veri inceleme aşaması ile birlikte. Türkiye’de bu alandaki tek çalışma, dünyada en önemli çalışmalardan biridir.

 

YB – Herhangi bir siyasi parti sizin bu birikiminizden faydalanmak istedi mi?

UB – O hep oluyor. Sadece nöropolitik konusunda değil, çeşitli eğitim çalışmaları ile ilgili teklifler oluyor ama siyaset başka bir konu. Şahsen içinde yer almak isteyeceğim bir alan değil.

 

“Türk Mitolojisi Dünyanın En Zengin Mitolojilerinden Biridir.”

T1d1z4D3mOnFA4N_uq-9P6iwnwWabmSniul_MC505k1MAesGie-ILXDJKgg1pgabXElyxQI9Dzp1-w7v9YwzvOQXWXZSzNw=w470-h313-nc

YB – Bütün bunlarla birlikte korku edebiyatı da yazıyorsunuz. ”Azraa-eel” kitabınız ile ilgili neler söylersiniz?

UB – ‘Azraaeel’ in sadece bir şanssızlığı var. Tamamen şahsi görüşüm, birinci kitap değil sekizinci kitap olmalıydı. Marka yönetimi konusunda olsaydı yazabilirdim. Toplam dokuz kitap. Dokuzuncuyu böyle bir şey yazabilirdim. İlk kitap için biraz zorlayıcı bir kitap oldu. Aslında bu kitap korku edebiyatının bir parçası değil. Çok net olarak fantastik edebiyat. Fantastik alan altında korku edebiyatı, bilim kurgu edebiyatı, fantastik edebiyatın kendisi yer almasına rağmen korku edebiyatı ayrı bir janra (tür). Bu kitapta korku unsurları var ama tümde fantastik bir tür. Dünyanın ilk edebi eseri Gılgamış Destanı, doğuda üretilmiştir. Menkıbelerin kendilerini düşünün, halk edebiyatını düşünün, Dede Korkut’u düşünün, Hacıvat-Karagöz tiyatral formları düşünün. Meddah oyunlarını düşünün. Divan edebiyatının kendisini düşünün. Divan edebiyatını maalesef vezinlere hapsettiğimiz için değerini anlamıyoruz ama manzumlar olağanüstü fantastik unsurlardır. Halk hikayelerini düşünün, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin. Dağı delme olayı sizce fantastik değil mi? Doğu edebiyatı fantazyaya çok yatkın bir edebiyat türü. Doğu kültürleri de buna yatkın. Türk Mitolojisi dünyanın en zengin mitolojilerinden biridir. Sadece biz bilmiyoruz. Bilmediğimiz zaman da zengin değilmiş sanırız. Bütün bu anlayışla baktığımız zaman, normalde doğu edebiyatında fantazya bir yerde kopmuş ve çizgi dışına çıkmış. Halbuki, çizginin çok içinde, çok güçlü, geleneği de güçlü olarak devam ediyor. Hatta biz sinema gişelerine baktığımızda fantastik türlerin çok ciddi gişeler yaptığını görüyoruz. Aslında tür tüketiliyor fakat edebiyatta tüketilmiyor. Bunun sebebi aslında örnekler olmaması. Örnek olsa tüketilecek. Bakın dünyanın neresine giderseniz gidin aşk aynıdır değişmez. Kültürel değildir. Ama fantazya ve korku çok kültürel bir şeydir. Aşk kültürel değildir fantazya kültüreldir. Oturma odasında Gollum var, Ork var deseler umurunda olmaz ama oturma odasında Hüddam cini var seni bekliyor, alkarası var dersem bir tarafın uçuklar. Batı kaynaklı korku edebiyatını Türk insanına yediremezsin. Fantazya ve korku edebiyatının yerel olması gerekir. Yerel ve kaliteli olması lazım. Bu da göz aşinalığı ile ilgili bir şeydir. Türde iyi örnekler verilecek ki insanlar daha fazla alışsın türe. Temel olarak Fantazya ve Korku Edebiyatının fazla gelişmemesinin sebebi, bu türde çok iyi örnekler verilmiyor. Daha doğrusu iyi örnekler var ama çok az, yetersiz kalıyor.

 

MHY – Ülke çapında okuma oranımız çok düşük. Kitap satışlarına bakıyoruz. Gayet iyi. Ama okuma oranına baktığımızda sonuç çok kötü. Tüyap fuarına katılımın 600 binlerde olduğunu okumuştum. Bunun için haber de rekor katılım ibaresi vardı. Sadece 15 milyon insanın yaşadığı bir şehirde kitap fuarına katılan 600 bine rekor demek bizim için çok utandırıcı bir sonuç bence.

UB – Türkiye’de edebiyatta seksen yirmi kuralı işliyor. Her satılan kitabın yüzde sekseni yüzde yirmilik bir yazar grubuna ait kitaplar. Her satılan yüzde yirmilik bir kısım geri kalan yüzde seksenlik bir yazar grubuna ait kitaplar. Yani insanlar kitap alıyor ama aynı kişilerin yazdığı kitapları alıyorlar. Türkiye’de çok iyi yazarlar var ama o yüzde yirmilik grupta yer almadıkları için hak ettikleri ilgiyi görmüyorlar.

 

“Maalesef Sığ Bir Toplumuz.”

images-15

MHY – Edebiyat mahallesinde değiller..

UB – Değiller. Çok iyi yazarların maalesef harcandığını düşünüyorum. Çünkü bir ezber var. Mesela ben size söyleyeyim. Kahve, kitap, fotoğraf. ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ ı orada fotoğrafta kahve ile, çikolata ile göstermek çok havalı bir şey haline geldi. İşte tüketim kültürü. Yazarı önce keşfedersin sonra bakarsın ikinci kitabını da alırsın bakalım adam aynı tat da ilerlemiş mi ? Beğenmezsen bırakırsın ama beğenirsen üçüncüsüne de bir bakayım dersin. Ee adamı okumuyorsun ki. Demek ki birincisini de almıyorsun. Niye yazdığını bilmeyeceksin. İkincisini de almayacaksın. Ama diğerininkini alacaksın o da bu yüzden 500 bin-1 milyon satacak ama okumayıp oraya koyacaksın. Neden ? Fotoğraf da iyi duruyor diye. Türkiye yoksa kitap satışının kötü olduğu bir ülke değil. Avrupa’da ilk 10 dayız. Okumanın düşük olduğu bir ülke. Gösteri Sanatlarından pek farkı yok.  Her alanda olduğu gibi gerçek kalitenin peşinde değiliz. Maalesef sığ bir toplumuz. Hep aynı noktaya varıyoruz. Çünkü okumuyoruz.

 

Röportör : Müge Hatice Yönter – Yılmaz Bezgin
Editör : Müge Hatice Yönter

About Müge Hatice Yönter

Check Also

ENGİN BİR DENİZ, KOCA BİR ÇINAR (HIFZI TOPUZ)

    1923 yılında İstanbul’da doğan, eğitimini Galatasaray Lisesi’nde aldıktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir