Home / ANALİZLER / TAHA ABDULLAH ALTUNLU – NEDEN BAŞKANLIK?

TAHA ABDULLAH ALTUNLU – NEDEN BAŞKANLIK?

Türkiye’de siyasal sistemin değişimine yönelik arayışlar, parlamenter sistemde, koalisyon dönemlerinde yaşanan krizler ve etkin olamayan yönetimler üzerine başlatılmıştır. Bu durum parlamenter sistem içerisinde siyasal parti yapılarındaki parçalanmışlığın ve kimlik grupları içerisindeki çatışmaların ortaya çıkardığı istikrarsızlığın da bir sonucudur. Bu istikrarsızlıkla beraber bürokratik vesayetin müdahalesi ve askeri darbelerin oluşumu kolaylaşmış ve demokrasi hep askıya alınmıştır. Parlamenter sistemin yaşattığı krizleri aşmak için siyasal sistemin dönüşümü ile ilgili tartışmalar başlamıştır. Dönüşümün de daha çok ‘Başkanlık’ sistemi çerçevesinde olması gerektiği savunulmuştur.

Kırk yıldan fazladır gündemde olan siyasal sistemin dönüşümü ile ilgili ilk olarak 1970’lerde ilk dönüşüm tartışmasını başlatan, Milli Görüş geleneğini oluşturan Milli Nizam ve Milli Selamet Partileridir. 1970’de kurulan Milli Nizam Partisi’nin programında, icrai organın daha kudretli ve süratli çalışabilmesi için Reisicumhurun tek dereceli olarak seçilmesi ve icrai organ düzeninin ‘Başkanlık’ sistemine göre tanzim edilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Milli Selamet Partisi’nin 1973 seçim beyannamesinde ‘Başkanlık’ sistemine geçilmesi önerilmiştir.

MHP’nin uzun dönem liderliğini yapan Alparslan Türkeş ise Dokuz Işık kitabında , ‘Kuvvetli ve hızlı icra tek elde toplanmasıyla mümkündür. Bunun için tarih ve töremize uygun olarak Başkanlık sistemini savunuyoruz.’ görüşünü dile getirmiştir. ‘Milli devletin yürütme gücünün, başının ikiye bölünmesi otoriteyi zayıflatması bakımından son derece mahzurludur.’ Bu görüşten hareketle, ‘Cumhurbaşkanı ve Başbakanı, devlet başkanı ismiyle birleştirmek ve yürütme organının sahibini tek kişi yapmak azim ve kararındayız.’ demiştir.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra yeni Anayasa yapım sürecinde başkanlık ve yarı başkanlık modeli gündemde tutulmuş, Cumhurbaşkanını halkın seçmesi üzerinde tartışılmıştır. Bu nedenle 1980 darbesine gidilen süreçte TBMM’de Cumhurbaşkanının seçilememesi ve 115 turdan fazla tekrarlanması yeni bir sistem ihtiyacını ortaya çıkarmıştı. Ne yazık ki 1982 Anayasasını yapan iradenin Cumhurbaşkanlığı makamını ‘ideolojik örtüşme’ temelinde ve vesayet mekanizmasını koruma amaçlı tanımladığı için bu tartışmanın üzeri kapatılmıştır. Eğer Cumhurbaşkanını halkın seçmesine ihtimal verilseydi kendi istedikleri ideolojide bir Cumhurbaşkanı seçilme ihtimali yoktu.

Turgut Özal, 1984 yerel seçimlerinden sonra ANAP’ın oylarında bir önceki seçime göre düşüş olunca seçim sonrası koalisyon dönemlerine tekrar dönme ihtimalinin oluşması nedeniyle başkanlık sistemini dillendirmiştir. 1988 yılından vefatına kadar başkanlık sitemini yoğun bir şekilde gündemde tutmuştur. Türk tipi parlamentarizmin yapılması gereken reformları yavaşlattığı için Başkanlık sistemi modelinin en uygun yönetim olduğunu savunmuştur. Özal, koalisyon hükumetlerinin etkin bir yönetim gerçekleştiremediği argümanını kullanmıştır. Başkanlık sisteminin ihtiyacını anlatmakla yetinmeyip Türkiye için başkanlık modelinin nasıl olması gerektiğine dair bir çerçeve de hazırlayıp sunmuştur. Özal, cumhurbaşkanını halkın seçmesi gerektiğini ve aynı zamanda 1982 Anayasasının verdiği yetkilerin korunması gerekliliğini savunmuştur. TBMM seçimi ile başkan seçiminin eş zamanlı yapılması ve meclis erken seçim kararı aldığında Cumhurbaşkanının da yeniden seçilmesi gerektiğini belirtmiştir. Özal’ın o dönem başkanlık sistemi arayışlarına karşı çıkan Süleyman Demirel daha sonra kendisi de geçmeyi savunmuştur. Demirel, Özal’ın başkanlık sistemine geçiş isteğini, halkın desteğinin giderek azalması ve kendisinin lider olarak devam etme arzusu diye yorumlayıp eleştiriler yöneltmiştir. Demirel, Özal’ın ‘Meşruiyetini yitirmiş bir Meclis tarafından Cumhurbaşkanı seçilmesine’ karşı çıkarken önerdiği formülde Cumhurbaşkanını halkın seçmesini savunurken Özal ile benzer bir siyasal dönüşüm fikrinde olmadığını netleştirmek için kendi önerisinin başkanlık sistemi olmadığının altını özellikle çiziyordu.

Süleyman Demirel’in liderliğinde ki DYP Aralık 1990’da daha önce uzun süre gündemde tuttuğu Anayasa değişikliği fikrini daha da somutlaştırarak parti kongresinde gündeme getirdi. Önerisinin bir çok maddesi Özal’ın başkanlık sistemi önerisi ile örtüşmekteydi. Özal’ın, Türkiye için başkanlık sistemi savunusuna ‘padişahlık istiyor’ diye muhalefet eden Süleyman Demirel, kendisi Cumhurbaşkanı olduğu dönemde, 1997 yılında, Türkiye’nin başkanlık sistemine geçmesi gerektiği tartışmalarını bizzat kendisi başlattı. ‘Ben 4 sene 3 aydır Çankaya’da oturuyorum, bu süre içerisinde 6 tane hükümet onayladım, bu durum ister istemez meclis hükümetini tartışılır hale getirmiştir. Seçim oluyor ama bu meclis hükümet çıkaramıyorsa zorluk ortaya çıkıyor. Bu da Türkiye’yi bir arayışa götürüyor. Yarı başkanlık, başkanlık sistemi onu da şartlar ortaya çıkardı. Ne oluyor? Meclisin seçtiği hükümetten başkanın seçtiği hükümete geçiyorsun. Başkanlık sistemi siyasi istikrarın sağlanması için şarttır’ diye belirtiyordu.

Türkiye siyasal hayatında en uzun süre başkanlık sitemini savunan Recep Tayyip Erdoğan’dı. Belediye Başkanlığı döneminden itibaren Türkiye için uygun yönetim şeklinin başkanlık sistemi olduğunu her seferinde savunuyordu. AK Parti döneminde 2005 yılından itibaren gündeme daha çok gelen başkanlık sitemi tartışması 2007’de meclisteki ‘367’ krizi ile farklı bir boyuta taşındı. 2007 yılında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri 2005 yılında tartışmaya açılarak bir kriz oluşturma senaryosu geliştirildi. Senaryo, AK Parti adayının seçimde engellenmesi üzerine kurgulanmıştı. Türkiye’de 1960 darbesinden sonra Özal hariç Cumhurbaşkanları vesayetçi blok tarafından ideolojik uyum çerçevesinde seçiliyordu. Bu ideolojiye uymayan adaylar yapay krizlerle engelleniyordu. Ak Parti adayının seçilmemesi için kademeli olarak uygulanan krizler ilk olarak Ak Parti iktidarının son yılı olması sebebi ile sahneye konuluyordu. Daha sonra CHP’ ye göre ise, eskimiş ve yıpranmış bir Meclis Cumhurbaşkanı seçemezdi. İkinci olarak AK parti adayının eşinin başörtülü olması gerginliği ve tartışmaları alevlendiriyordu. Ak Parti adayının Çankaya köşküne çıkışı 80 yıllık Cumhuriyetin kırılma noktası olarak kodlandı. Yine dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, ‘Eşi başörtülü birinin Cumhurbaşkanı seçilmesi türbanı resmileştirme, türbanı anayasal devlet düzeninin içerisine yerleştirme mücadelesi’ olarak yorumluyordu.

Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun, “Oylamaya en az ‘367’ milletvekili katılmamışsa oylama yapılmamış sayılacaktır.” tezi ilk ortaya çıktığı günlerde bu argümanın kriz amaçlı olduğu dillendirilse de eski düzen yanlısı ve vesayetçi bloklar bu teze kurtarıcı bir yöntem olarak baktılar. Daha sonra krizin çözümü ve askerin siyasi alana müdahalesi için çağrılar yapıldı ve ordunun da desteklediği CHP ve İşçi Partisi’nin öncülük ettiği Cumhuriyet mitingleri düzenlendi. 27 Nisan 2007 tarihinde Genel Kurmay’ın internet sitesinden e-Muhtıra yayınlanarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin endişe ile izlendiği açıklandı. TSK’nın gerektiğinde tavrını açık ve net olarak ortaya koyacağı vurgulandı. İlk turda ‘367’ çoğunluk sağlanmadığı gerekçesiyle CHP oylamanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu ve Anayasa Mahkemesi de yapılan siyasi vesayet odaklarının baskısıyla 1 Mayıs 2007 de 1. tur oylamanın ‘367’ toplantı yeter sayısına ulaşılmadığı için iptaline karar verdi. Böylece TBMM’de mevcut şartlarda Cumhurbaşkanı seçilmesi olanağı imkansız hale geldi. Sistemin tıkanması sonucunda AK Parti hükümeti 22 Temmuz’da erken seçime gitme kararı aldı. Ayrıca Ak Parti, Anayasada birkaç değişiklik yapılması yönünde ANAP ile anlaştı. Böylece Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini de içeren değişiklik 21 Ekim 2007’de yapılan referandumda %68.95 oy oranı ile kabul edildi. Artık Cumhurbaşkanını halkın seçmesi ile birlikte ortaya fiili bir durum çıkmıştır. Mevcut yetkilerle beraber yarı başkanlık modelinin uygulamasına 10 Ağustos 2014’de %51.8 oy oranı ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçmiştir. Oluşan çift başlılık ve yetki karmaşası üzerinden siyasal sistemin değişmesi gerektiği bir zorunluluk olarak çerçevelenmiştir.

Savunulan Başkanlık Sistemi Çerçevesi ;

*Türkiye ‘de geçmiş dönemde sık sık yaşanan siyasi istikrarsızlıkların tekrar yaşanmasını engelleyecek bir sistemin inşa edilmesi

*Ekonomik kalkınmayı sekteye uğratan koalisyon süreçlerinin yaşanmaması

* Kökleşen vesayetçi sivil/bürokratik, elit grupların gri alanlarının tamamen ortadan kaldırılmasını

*Cumhurbaşkanı seçimleri üzerinden oluşan siyasi krizleri ortadan kaldırmak

*Seçilmiş bir yürütme organı vasfı üzerinden yürütmenin meşruiyetini güçlendirmek.

*Halk iradesinin sürekli kılınarak demokrasinin derinleşmesini ve pekişmesini sağlamak

*Yasama ve yürütmeyi tamamen birbirinde ayırarak yasama ve yürütmenin kendi arasında etkinlik ve yetkinliğini artırmak

*Yürütmeyi güçlendirerek hızlı karar alma mekanizmalarını etkin hale getirmek

*Halkın doğrudan seçtiği bir yürütme yapısı ile halka doğrudan hesap verme mekanizmalarını oluşturmak olarak sıralanmıştır.

Yaşanan tarihi krizlerin tarihi sürecini bu şekilde özetledim.

Takdir 16 Nisan’da Yüce Türk Milletinindir.

 

Taha Abdullah Altunlu

About Müge Hatice Yönter

Check Also

AYLA’NIN OSCAR YOLCULUĞU

  Safiye DEMİR   Oscar Ödül Töreni! Sinema dalında Dünya’nın bilinen en ünlü ödül töreni. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir