Home / EN YENİLER / NİHAN KAYA – GÖRÜNENDEKİ GÖRÜNMEYEN, SÖYLENENDEKİ SÖYLENMEYEN

NİHAN KAYA – GÖRÜNENDEKİ GÖRÜNMEYEN, SÖYLENENDEKİ SÖYLENMEYEN

Yüksek lisans tezimi Nihan Kaya’nın romanları üzerine yazdım. Doktorama da Nihan Kaya’nın kitapları konulu bir tezle devam etmeden önce, yazarla İstanbul’da bir araya geldik ve kitapları üzerine genel bir söyleşi gerçekleştirdik. Türkiye’de ve İngiltere’de edebiyat ve psikoloji eğitimi alan Nihan Kaya’nın eserlerinde bu eğitimlerin izleri var. Kaya ile edebiyat ve psikoloji ilişkisini, romancının yazdıklarıyla yaşadıkları arasındaki ilişkiyi, yazılan her metnin nasıl değiştiğini ve daha birçok şeyi konuştuk.

nk-ephesus0

“Edebiyat ve Psikoloji Benim İçin Birbirinin İki Ayrı Yüzü”

13ocak2017_nihankaya-351x185

A.ARSLAN: Eğitim hayatınızın yurtiçi ve yurtdışı olmak üzere iki ayrı süreci olduğunu görüyoruz. Lisans eğitiminizi Boğaziçi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladınız. Yüksek lisans ve doktora eğitimlerinizde psikanaliz ve yaratıcı yazarlık teorisi izleri var. Bu durumdan görüldüğü üzere edebiyat ve psikoloji sizde ayrı birer yer edinmiş. Edebiyattan psikolojiye geçişinizde ya da edebiyatın içinde psikolojiye ayrı bir önem vermenizde neyin ya da nelerin etkili olduğunu düşünüyorsunuz? Bu tercihin özel bir sebebi var mı?

N.KAYA: Edebiyat ve psikoloji benim için birbirinin iki ayrı yüzü gibi ve bu her zaman böyleydi. Çok küçük yaştan beri psikolojiyle ilgileniyorum. Freud’u okumaya 11 yaşında başladım. Yani, öncesinde de, Boğaziçi’nde İngiliz Edebiyatı okurken de psikolojiye ilgim vardı. Mesela Boğaziçi’nde aldığımız edebiyat eğitiminin arkasında hep psikoloji görme ve edebiyatı psikanalitik olarak okuma eğilimim güçlüydü, bu nedenle psikoloji ve psikanaliz tandanslı bir lisans yaptım. Sonrasında yaptığım Psikanaliz mastırı da aynı şekilde, psikoloji kadar edebiyat ve sanat içerikliydi benim için. Yani, hâlihazırda var olan bu ilgi ve eğilim romanlarımı dolaylı olarak etkilemiştir kuşkusuz. Bahsettiğiniz resmî eğitimden her ne alabildiysem o da etkilemiştir. Nitekim bir yazar her neyden besleniyorsa yazdıklarında da ondan izler vardır zaten hep dolaylı şekilde. Ben de psikolojiyle ilgilenirken edebiyatla, edebiyatla ilgilenirken psikolojiyle ilgileniyorum ve bu da zaten benim yazdıklarımda belli zannediyorum. Yedi yaşında yazdığım öykülerde bile aslında psikoloji vardı zannederim. Her zaman vardı. Çünkü benim bakışım, hayata bakışım böyle; psikoloji okurken edebiyat okuyormuş gibi hissediyorum, edebiyat okurken de psikolojiye dair bir şey okuyormuş gibi hissediyorum. Daha sosyolojik bakan bir yazar için daha farklı olurdu kuşkusuz.

“Edebiyatçı da Psikolog da, Bir Çeşit Polis Gibi!”

 

7787

A.ARSLAN: Yani şöyle diyebiliriz: Bir düzlemin iki ayrı yüzü gibi, edebiyat ve psikoloji de birbirinden ayrılmıyor.

N.KAYA: Evet. En azından benim için öyle. Birbirinden ayırt edilebilseler de ayrılamıyorlar. Çünkü edebiyat da psikoloji de yüzeyin altında ne var diye bakan, bir şeyin göründüğünden ibaret olmadığının vurgusunu yapan şeyler. Freud arkeoloji örneğini verir. “Arkeolog gibidir” der psikanaliz. Edebiyatçı da öyle. En azından benim romanlarım, edebiyat anlayışım öyle. Ben romanları okurken de böyle görüyorum edebiyatı. Görünenin altına iniyorsunuz sürekli. Mesela bir romanda önce bir şey görüyorsunuz. O roman ya da o öykü giderek derinleşiyor. Siz de kendinizi o arkeologla beraber çalışıyormuş, ince ince kazı yapıyormuş gibi hissediyorsunuz. “Kar ve İnci” de o yüzden “polis mi psikanalist mi olduğunu bilmediğimiz” bir karakter var. Çünkü polis ve psikanalist birbirine benziyor. İpuçlarının izini sürüyor ikisi de.

A.ARSLAN: Ve roman sonuna kadar da bu durum netlik kazanmıyor.

N.KAYA: Doğru. Fakat, ilginç şekilde, Aydın’ın polis mi psikanalist mi olduğu fark da etmiyor. Zaten orada amacım da bunu göstermek. Romanın içinde bir cümle vardır. Dolunay, polis mi psikanalist mi olduğunu bilmediğimiz Aydın’a “Mesleğiniz ‘p’, ama siz ‘p’ imiş gibi davranıyorsunuz.” der. Burada hangi “p.” polis, hangi “p.” psikanalist bilmiyoruz, ama p’leri iki şekilde de okusanız oluyor. Romanın tümünde de, Aydın’ın polis mi psikanalist mi olduğunu bizim bilmemizden bağımsız her iki şekilde de tamamlanabiliyor hikaye. Hikaye kendisini her iki şekilde de diğerinden biraz farklı örüyor, ama yine de hikayenin gerisine sorunsuzca uyarak örüyor. Bunun nedeni de edebiyat diye düşünüyorum. Çünkü, edebiyat ve psikoloji o kadar benzer ki. Edebiyatçı da psikolog da, okur da yazar da, bir çeşit polis gibi. Olayların arka planına, onlar orada yokken yaşanmış olanlara, görünendeki görünmeyen, söylenendeki söylenmeye odaklı bu işlerin her biri. Romanımın alt metninde de genel olarak var olan bu durum Aydın’ın durumunda örnekleniyor.

“Yazılan Her Olay Değişiyor”

nihanatsafranbolu

A.ARSLAN: Eserlerinizde kendinizden ya da çevrenizdeki insanlardan dolaylı olarak bahseder misiniz? Ya da şöyle soralım: Eserlerinizde kendileriyle ve diğer insanlarla sancılı ilişkiler yaşayıp geri çekilen karakterler var. Bu kurmaca yaşanmışlıkların bir yazar olarak hayatınızda gerçek karşılıklarının az ya da çok bulunduğunu söyleyebilir miyiz?

N.KAYA: Roman ya da öykü yazdığınız zaman etrafınızdaki herkes yazdığınız roman ve öyküde kendisini arıyor. Daha da kötüsü, aradığını bulduğunu düşünüyor. Yani benim bir kere görüp bir daha ömrümde hatırlamadığım insanlar, içsel dünyamda hiç yer etmemiş insanlar “Romanını okudum. Benden bahsetmişsin.” diyorlar. Buna çok şaşırıyorum. Hayatımdaki insanları romanlarıma almaktan özellikle imtina ediyorum. İçsel yaşantılarım olabilir, ancak dışsal yaşantılarımı genellikle roman örgüsüne dahil etmiyorum. İstisnaları vardır tabii bunun. Yazma Cesareti’nde üzerinde hep durduğum bir şey: Bir olay yazıldığı zaman, onun tamamen dönüştüğünü düşünüyorum. Roman ya da öykünün tabiatında zaten “o olayı”, yatay yaşanmışlığı değiştirebilme becerisi vardır. Bu yüzden bakıp da doğrudan şu insanı, olayı ya da yaşadığım şu olayı yazmalıyım, dediğim olmuyor. Başımdan geçmiş bir şeyi yazmışsam da bu artık yazdıktan sonra değişiyor. Yani yazıldıktan sonra o artık başımdan geçmiş şey olmuyor, benim dışımda, başka bir şey oluyor. Bu yüzden, hayır, hiçbir karakterim, gerçek hayattan insanlar değiller. Bunu bütün akrabalarım, tanıdıklarım, arkadaşlarım için söyleyebilirim. İçsel bir yaşanmışlık olduğu doğru. Mesela “Sancılı ilişkiler yaşayıp geri çekilen” gibi bir şey diyorsunuz. Bu belki şundan kaynaklanıyor: Ben enneagramı 4 olan bir insanım. Enneagramı 4 olan insanlarda bu dediğiniz durum sık yaşanır. Zira kolay kolay kimseye kötü şeyler söyleyemezler. İncindikten sonra biraz içlerine kapanırlar, çatışmazlar, sorun yaşadıkları kimselerle ilişkilerini kesebilirler. Benim birçok karakterimin enneagramı da 4. Revna, Bihter, Gece, Feraye; hep 4. Cem, 7 mesela. Ben kanadı olmayan, 3’te ya da 5’te kanadı olmayan, tipik bir 4’üm. Kendimden yola çıkıyorum tabii, ama bu, yaşadıklarımı ya da tanıdıklarımı yazıyorum demek değil. Yani ben iç dünyayı yazan, iç dünya üzerinde duran bir yazarım. Bildiğim, anladığım iç dünya da bu.

A.ARSLAN: Burada şunu da söyleyebilir miyiz: Kullanılan temalar biraz da evrensel. İnsanların şu yazar eserinde beni yazmış şeklinde düşünmesi biraz da bu yüzden değil mi? Örnek verecek olursak; Feraye’nin işe girip ücret alamaması ve buna bağlı gelişen sıkıntılarını her insan yaşayabilir.

N.KAYA: Aslında şunu da yapıyorum: Romanlarımda fantastik gibi görünen şeyleri gerçeklerden alıyorum. Ama gerçekçi şeyleri kurguluyorum. Bunu özellikle yapıyorum. İlk romanımdan beri bilinçli olarak yaptığım bir şey bu. Mesela Feraye’nin sürekli bir işe girip, bir türlü para alamadığı ve bunu da ifade edemediği için işten çıkmak zorunda kalması, bire bir gerçekliğe tekabül ediyor. Fakat burada gerçekliği değiştirerek mi yazdım, elbette değiştirerek yazdım.

A.ARSLAN: Zaten bilinçaltından ya da bilinçdışından gelen dürtülerin şekil değiştirerek rüyada görülmesi de böyle değil mi? Bu da şekil değiştirme ya da form değiştirme gibi düşünülebilir.

N.KAYA: Evet, bahsettiğiniz romanın adı olan “Disparöni” Latince bir sözcük ve romanın kahramanı Feraye de arkeolog ve ölü dil uzmanı. Burada arkeoloji örneğini vermem, yine özellikle; çünkü, hayatın derinindeki, görünmeyen derin hayatla ilgili bir roman bu. Edebiyat ve psikolojiyle alakalı. Feraye yatay dünyaya, pratik dünyaya ait bir şey yapmak istemiyor. Daha derin bir yere bakıyor. Yatay becerileri çok zayıf. Ben de Feraye gibi bir insanımdır mesela. O yüzden Feraye’yi çok iyi anlıyorum. Ben de param verilmediğinde gidip “İhtiyacım var, neden bana paramı vermediniz?” diyemem. Bu arada birçok okur “Böyle insan olur mu? İnsan nasıl çalışır da parasını istemez” dedi. Ama bana “İnanmazsınız ama aynı şeyleri yaşadım” diye yazan birçok okur da oldu. Defalarca aynısını yaşamış insanlar orada Feraye gibi, benim gibi, bazı şeyleri söylemekten ya da istemekten çekinen insanlardı, doğal olarak.

nihankaya1

A.ARSLAN: Cem’in orada ayrı bir boyutu var. Cem daha yatayda yaşıyor.

N.KAYA: Çünkü 7’ler genelde derinliğe önem vermezler. Feraye’nin çok önemli bulduğu o derinliğe, pratik olmayan şeylere de Cem değer vermiyor. Bu konuya dair Fildişi Kuyu’da bir yazı yazdım, biliyorsunuz. Mutluluk ve haz arasındaki fark. Çünkü 7’ler mutluluk değil haz, yani o anı kurtarma peşinde. Ve o yüzden de tam zamanlı bir mutluluk yaşayamıyorlar. Ve 7’ler de depresyona bu yüzden giriyor. Ama bir 4’ün depresyona girmesiyle 7’nin depresyona girmesi arasında çok fark var.

“Herhangi Bir Kitabımın İsmi Başka Herhangi Bir Kitabımın İsmi Olabilir”

19nisansakarya

A.ARSLAN: Örnek verecek olursak, “Gizli Özne” romanıyla ismi arasında farklı bir uyuşma var. Revna ve Bihter genel olarak baktığımız zaman anlaşılmaktan dertli iki karakter profili çiziyorlar. Bu anlamda roman ve hikaye kitaplarınızın isimlerini seçerken özel bir sebep gözetip gözetmediğinizi sorabilir miyiz?

N.KAYA: Ben bu soruyu çok sevdim. Daha önce hiç sorulmamış bir soru. Teşekkür ederim. Birincisi şunu söylemek isterim: Kitaplarımın birçoğu için şöyle bir şey söyleyebilirim: Herhangi birinin ismi bir başkasının ismi olabilirdi. “Çatı Katı” nın ismi “Gizli Özne” ya da “Gizli Özne” nin ismi “Buğu” olabilirdi. Çünkü aslında sürekli aynı hikayeyi anlatıyoruz, fakat değiştirerek. Çünkü temel meselemiz aynı. Evet, olay örgüsü sürekli değişiyor. Ve hep farklı bir şey anlatıyormuş gibi görünüyorum. Fakat benim temel meselem aynı, çünkü bir insanın hayatında sadece bir tane temel mesele olabilir. Yan meseleler o temel meseleye bağlanır. O yüzden, mesela “Gizli Özne” ismini “Yazma Cesareti”, “Kar ve İnci” dahil herhangi bir kitabım için düşünün, ismin o kitaba uyduğunu göreceksiniz. Benim için bir ismin anlamı şu: Kitap bitirildikten sonra, o isim okur için yeni bir anlam kazanıyorsa, okur “Kitabı okumadan önce düşündüğümden daha farklı geliyor şimdi bana bu isim” diye düşünüyorsa, yani okur için o isim artık bir dikey anlam kazanıyorsa, o isim iyi bir isimdir. Bu yüzden bütün isimlerimin dikey bir anlamı var. Dikey bir meselem olduğu için böyle diye de düşünülebilir bu.

A.ARSLAN: Sadece kitap isimleri için de değil, karakter isimleriniz için de bunu düşünebilir miyiz? Mesela, Gece’nin birden fazla isim kullanması… Feraye ve Cem gibi isimleri yaşanmışlıklarıyla düşünerek kitap isimleri gibi değerlendirebiliriz.

N.KAYA: Tabii, karakter isimleri için de öyle, çok doğru. Çok doğru söylüyorsunuz, evet, yani isimler gibi yatay görünen şeylere de dikey bir anlam ve değer kazandırma konusunda bir çabam var. Bundan kaynaklanıyor.

A.ARSLAN: Burada bir örnek olarak “Cem” ismine değinebiliriz. Cem sanki günlük hayatta sürekli karşılaşabileceğimiz, yatay ve somut hayatta sürekli karşılaşabileceğimiz bir isim gibi.

N.KAYA: Feraye ve Cem arasında zaten böyle bir tartışma var. Feraye üç heceli bir isim ve günümüzde artık üç heceli isimler pek tercih edilmiyor. Yani Feraye’nin ismi, demode olan bir şeyi, yavaşlığı temsil ediyor; Feraye’nin uzmanı olduğu ölü diller gibi. “Cem” ise kısa, pratik, uygun. Ve yaşantı hızına uygun bir isim. Yani, bu, geçmiş, gelecek ve moderniteyle ilgili çok şeyler anlatan ve dikey anlamlar barındıran bir konu romanda, isimler üzerinden. Zaten ben her romanımda sözcükler ve dolayısıyla tabii ki isimler üzerinde de bir şeyler anlatırım.

A.ARSLAN: “Yazma Cesareti” nde dikey ve yatay enerji/düzlem kavramlarının sizin için ayrı bir önemi olduğunu görüyoruz. Bu anlamda dikey ve yatay düzlemlerde yaşayan insanların kurmaca eserlerinize/karakterlerinize az ya da çok yansıdığını söyleyebilir miyiz?

N.KAYA: Bu açıdan düşünüldüğünde, evet, romanlarım, dikey karakterlerin dikey ilgilerini, hayata tutunma çabalarını anlamayan yatay insanlara karşı verdikleri savaşı anlatıyor. Modern çağ ile birlikte bu durumun arttığını söyleyebiliriz. Artan bir yoğunlukla, sürekli dışarıdan görsel, işitsel bir şeylere maruz kalıyoruz. İnternet de bu durumu pekiştirdi. Televizyondan sonra internette gençler kısa videolar izliyor artık. Daha kısa yazılar okumaya başladı insanlar. Uzun yazıyı tercih etmiyorlar. Twit okuyorlar, roman okumuyorlar. Bu yüzden Yazma Cesareti’ndeki konuları kısaltarak hiç değilse twit yapmaya çalışıyorum. Çünkü insanların ilgisini çeken bu oluyor. Kısa şeyleri tüketebiliyorlar. Daha derin bir şeyi göstermek için sınırlı kapasitemizin olduğu bir çağda ve dünyada yaşıyoruz. Dünya da bu kısaltmaya destek veriyor.
Röportör : Abdurrahman Arslan

Editör : Müge Hatice Yönter

About RöportajTürk

Check Also

KALİTELİ KOMEDİ YAPMAK KOLAY DEĞİL

Yıllarını sinemaya adamış bir isimle beraberdik. Kimsenin sinema eleştirmenliği yapmayı meslek olarak görmediği bir zamanda …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir