Home / EN YENİLER / NASUH MAHRUKİ – TÜRKİYE ASLINDA DOĞAL AFET ÜLKESİ!..

NASUH MAHRUKİ – TÜRKİYE ASLINDA DOĞAL AFET ÜLKESİ!..

Bilkent Üniversitesi Doğa Sporları Topluluğu’nda dağcılıkla tanışan Ali Nasuh Mahruki, Everest Dağı’na tırmanan ilk Türk dağcı olmasının yanında 1992-1994 yılları arasında eskiden Sovyetler Birliği’nin sınırları içinde kalan 7000 metreden yüksek beş dağa tırmanarak “Kar Leoparı” ünvanını aldı. Ülkemizde bu ünvanları alan başka kimsenin olmayışı ile çok ayrı bir yerde duran ve dağcılık dışında mağaracılık, aletli dalış, yamaç paraşütü, motor sporları, bisiklet ve yelken sporlarıyla ilgilenen Ali Nasuh Mahruki aynı zamanda Türkiye için çok önemli olan arama kurtarma özel ekibinin yani AKUT ‘un kurucusudur. 1998 senesinde, Adana-Ceyhan depreminde gösterdiği yararlılıklar nedeniyle, Bakanlar Kurulu kararıyla 19 Ocak 1999’da “Kamu Yararına Dernek” statüsü alan “AKUT” u ve dağcılığı, özelinde Nasuh Mahruki için merak edilenleri bu röportaj da okuyabilirsiniz..

148321_ob9af

MÜGE HATİCE YÖNTER (MHY) – Öncelikle sizin Mahruki soyadını almanıza sebep olan şehidiniz Kaptan-ı Derya Ali Paşa’nın başına gelen olayı sizden dinleyelim istiyorum.

NASUH MAHRUKİ (NM) – Kaptan-ı Derya Nasuhzade Ali Paşa benim büyük babamın büyük babasının babası. 1822’de İngilizlerin kışkırtması ile Rumların Osmanlı’ya yaptığı ilk büyük isyan olan Sakız isyanını bastıran komutan. O dönemde Padişah, II. Mahmut. Çok sayıda isyanın çıktığı zor bir dönem. 1789 Fransız ihtilalinden sonra İngilizler Osmanlıyı dağıtmak için mikro milliyetçilik akımlarını kuvvetlendiriyorlar. Ermenileri, Kürtleri, Rumları sürekli kaşıyarak ayaklandırmaya çalışıyorlar. Bunların arasındaki büyük isyanlardan biri Rumlar tarafından yapılıyor. Benim büyük dedem Osmanlıda donanma komutanı. II. Mahmut isyanları bastırması için onu görevlendiriyor. Ali Paşa, önce Tepedelenli Ali Paşa’nın isyanıyla mücadele ediyor sonra da Sakız isyanını bastırmak üzere güneye iniyor. İsyan bastırıldıktan ve Osmanlı donanması kontrolü ele geçirdikten sonra, beklenmedik bir anca, intikam amaçlı küçük bir isyancı grubu gece yarısı fark edilmemek için siyah yelkenlerle, içi barut ve patlayıcılarla dolu siyah sandallarla donanma gemilerinin arasından süzülerek amiral gemisinin yanına kadar getirip patlatıyorlar. Gemi tamamen ahşaptan olduğu için tutuşuyor. Benim büyük babam da gemisini kurtarmaya çalışırken şehit oluyor. Mahruki, ateşte yanmış demektir. Sonra aile adımız Mahrukizade oluyor, 1934 Soyadı Kanunu çıkınca da ‘’zade”si atılıyor, Mahruki soyadımız oluyor.

 

MHY – Devletten bağımsız olarak AKUT’u kurma fikri nasıl gelişti?

NM – Aslında biz 1994 Kasım ayında AKUT’u kurmaya karar verdik. Bolkar Dağlarında iki üniversite öğrencisi kayboldu. Fırtınaya yakalanmışlar. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde okuyan 20-21 yaşlarında iki genç. O dönemde Türkiye’de organize bir arama kurtarma takımı yoktu. Gönüllü dağcılar bu tür olaylara müdahale ederlerdi. Bir kaza olduğunda yeterince teknik bilgi ve birikimi olan dağcılar gönüllü olarak bu tür olaylara müdahale ederlerdi. Bu olayda da böyle yaptık ve Türkiye’nin dört bir tarafından yüz kadar dağcı bir araya geldik. O olay o tarihe kadar Türkiye’de dağcıların en kalabalık olarak katıldığı arama ve kurtarma çalışmasıydı. İki grup halinde on dört gün uğraştık ama çocukları bulamadık. Aileler helikopter kiralamıştı ve bizi dağın yüksek kesimlerine bırakıyorlardı. Yamaçları iplerle inip vadileri aşağıya doğru tarayarak iniyorduk. Ama çocukları bulamadık. Birinin cenazesini sekiz ay sonra bir çoban buldu, diğeri ise hala bulunamadı. Bu olaydan sonra dağcı arkadaşlarımla oturduk ve bir takım öngörülerde bulunduk. Türkiye’de 90’larla birlikte dağ ve doğa sporlarına ilgi artmaya başlamıştı. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte çok fazla genç dağlara çıkacak. Sadece dağcılık da değil, mağaracılık, yamaç paraşütü, kanyon, doğa yürüyüşleri, rafting gibi bir çok doğa sporu da var. Haliyle dağlarda çok fazla kaza olacak diye öngörüde bulunduk. Bu basit bir matematik denklem. Trafiğe ne kadar çok araç çıkarırsanız işinizi o kadar hızlı halledersiniz ama bir o kadar da fazla trafik kazası riski artar. Bir de dağcılıkta genel bir kural vardır.” Bir dağcı dağda kaza geçirirse ona ancak diğer dağcılar yardım edebilir.” Yani bir dağcıya jandarma yardım edemez, köylü yardım edemez, vatandaş yardım edemez. Bir tek o sporu yapan insanlar yardım edebilir. Çünkü bu hem teknik bilgi ve beceri hem de çok ciddi bir fiziksel kondisyon gerektirir. Biz de ”Madem böyle fiili bir durum var, fotoğraf önümüzde, bu konuda bir şeyler yapılması lazım” dedik. Bu iş bize düşerdi. Çünkü o dönemin en yetkin dağcıları bizlerdik. Ve bir arama kurtarma takımı kurmaya karar verdik. Türkiye’nin mevcut durumunu analiz etmeye çalıştık. Nedir Türkiye’nin potansiyeli, kim yapıyor bu işleri? Kimin sorumluluğunda bu iş? Pek de kimsenin sorumluluğunda değilmiş aslında. Arazi, jandarmanın kontrolünde. Ama teknik olarak bir dağ kazasına müdahale etmeleri mümkün değil. Vatandaş yapamaz, sivil savunma yapamaz, kondisyonları, eğitimleri yetmez. Dolayısıyla bu konu tamamen bizim sahiplenebileceğimiz bir konu. Türkiye’de başka neler var diye baktık. Sivil Savunma Genel Müdürlüğü, Afet İşleri Genel Müdürlüğü ve Ulaştırma Bakanlığı. Türkiye’nin arama ve kurtarma sorumluluğu bu üç yapılanmanın içerisinde yer alıyor. Dolayısıyla hem orada çok başlılık var hem arazi koşulları boşlukta. Biz bu işin içine girdiğimizde şunu farkettik ki ”Türkiye aslında bir doğal afet ülkesi.” Bir kaç yılda bir belli bölgelerde çok ciddi yıkımlara sebep olan sel felaketleri yaşanıyor. Bir kaç on yılda bir kitlesel afete dönüşen depremler yaşanıyor. Biz bunu 1995’de işin içine girince farkettik. Türkiye’nin geri kalanı 17 Ağustos 1999 depremini yaşadığı gün farketti. Biz 1995’de bu işin farkına varınca çok ciddi hazırlıklar yaptık. O dönem içerisinde kendi antrenmanımızı, tatbikatlarımızı yaptık.Yurtdışında eğitimlere katıldık, yurt dışından eğitmenler getirdik. Hem teknik kurtarma hem de enkaz arama kurtarma konusunda eğitim çalışmaları yaptık. Ahmet Mete Işıkara (Allah rahmet etsin) bize 1998 de beklenen İstanbul depreminden bahsetti ve ”İstanbul’da büyük bir deprem bekleniyor. Sonuçta Kuzey Anadolu Fay Hattı kırılacak ve bu tarafa doğru yıkımlara sebep olacak” dedi. ”Dolayısıyla sizin çok ciddi bir şekilde enkaz arama, deprem kurtarma çalışmalarına hazırlanmanız lazım” dedi. Biz de bunun üzerine o yönde çalışmalarımızı yoğunlaştırdık. O yüzden de hazırlıklıydık. Adana Ceyhan depremi yaşandığında, bir sene öncesinden beri gerçekten enkaz arama ve kurtarma çalışması yapıyorduk. Hatta Esenler Belediyesi bir bina yıkacaktı, yıkmadan onlarla anlaştık, gittik binanın içine sağdan soldan bulduğumuz eski eşyaları yerleştirdik ve içine vitrin mankenleri koyduk. Onların krokisini çizdik. O bina ondan sonra bizim istediğimiz şekilde yıkıldı.Hatta içeri kameralar yerleştirildi. “Nerede enkazın altında insanlar daha çok hasar görüyor?Nerede sağ kalma şansı daha fazla?” gibi bir çalışma da yapmıştık. Dolayısıyla biz enkaz arama ve kurtarmaya eğitimliydik. Adana Ceyhan depremi yaşandığında ilk defa gerçek bir depremde çalışmış olduk. Bülent Ecevit bizi oraya yönlendirmişti. Özellikle onun talebi üzerine gittik. Çünkü o bu işin ciddiyetinin farkındaydı. Nitekim Adana Ceyhan depreminde ilk defa enkaz altından insan kurtardık. Hatice Öğretmen ile 11 yaşında Sercan diye bir çocuk. Ondan sonra kamuoyu bizi daha yakından tanımaya başladı.”AKUT” çalışmaya başladı zaten. Derken 17 Ağustos 1999 depremi yaşandı ki, bu bizim 34. arama kurtarma çalışmamızdı. 17 Ağustos depreminden sonra olay bambaşka bir yere gitti. O dönemde devlet aygıtı maalesef sınıfta kaldı. Bu kadar büyük bir afet beklemiyorlardı. Türkiye’nin hiç bir kurumu buna hazır değildi, hiç bir hazırlık yapılmamıştı. O dönemde tabii ki vatandaş ciddi anlamda konuya sahip çıktı ve büyük bir dayanışma gösterdi. “AKUT” zaten organize bir takım olduğu için anında bütün ekiplerimizi bölgeye kaydırdık. Gelen binin üzerindeki gönüllü vatandaşı da organize ederek, 17 Ağustostaki arama kurtarma çalışmalarını ve yardım dağıtma çalışmalarını üstümüze aldık.

 

“Ulaşım İçin : http://www.akut.org.tr “
akut-operasyon-20-yil_0047
MHY- Türkiye’nin şartlarını şimdi nasıl görüyorsunuz, o dönemden bu döneme ne değişti?

NM- Türkiye arama kurtarmada çok olumlu yol katetti. Afetlerle mücadele planı, önlemler, hazırlık, müdahale ve iyileştirme olarak dört fazdan oluşur. Önlemler ve hazırlık risk yönetimi, müdahale ve iyileştirme ise artık kriz yönetimidir. Risk yönetimi henüz afet başımıza gelmeden yapılması gerekenleri kapsar ki, Türkiye’nin bu konuda eli çok zayıftır. Kriz yönetimi ise, artık deprem oldu, binalar yıkıldı ve ölen var kurtulan var ama kurtarılması gereken insanlar var, artık krizin içindesin. Burada bu dört fazın içindeki en önemlisi, önlemler. Yani zarar azaltıcı faaliyetler. Henüz afet ve afet zararları başımıza gelmeden önce yapılması gerekenler. Nedir onlar? Her şeyden önce binaları sağlam yapmak. Yıkılma riski bulunan binaları önceden tespit etmek onları gerekiyorsa ekonomik olarak güçlendirilebiliyor ise güçlendirmek, değilse yıkıp yeniden depreme dayanıklı olarak inşa etmek. Bu konuda toplumu eğitmek, bilinçlendirmek. Gerekli yasal düzenlemeleri yapmış olmak. Bununla ilgili gerekli arama ve kurtarma ekiplerini organize etmek gibi pek çok yapılması gereken şeyler var. Ama önemli olan henüz afet başa gelmeden önce alınması gereken tedbirleri, hazırlıkları, önlemleri almış olmak. Türkiye maalesef bunu yapamıyor. Türkiye varsa yoksa bütün kaynaklarını arama ve kurtarmaya aktarıyor. Yani müdahale safhasına aktarıyor. Bunun da sebebi aslında “AKUT”. Çünkü “AKUT” çok ön plana çıktı. Çok popüler oldu. Herkesin saygı duyduğu, taktir ettiği, rol model bir yapı olarak görmeye başlandı. Bir de 17 Ağustos depreminden sonra çok ciddi bir arama kurtarma yapılanmasına gidildi. Şu anda gördüğünüz bütün arama kurtarma ekipleri, 17 Ağustos’tan sonra “AKUT” örnek alınarak kurulmuştur. Silahlı Kuvvetler de böyle, belediyeler de böyle, özel sektör de böyle, diğer sivil toplum kuruluşları da böyle. Tamamı ne görüyorsanız şu an 17 Ağustos 1999 depreminden sonra yapılanmıştır. Bu tabii ki Türkiye’nin bir kazanımı, önemli bir kazanım. 1999 depremi olduğunda Türkiye’nin bütün enkaz arama kurtama kapasitesi 220 kişiydi. Enkazlarda nasıl arama yapılır, nasıl müdahale ediliri bilen 220 tane insan vardı. Yarısı bizdik, yarısı sivil savunmaydı. Van depremine 4500 kurtarmacı gitti, 1800 kadar da afetlerde tıbbi olarak çalışabilecek personel katıldı. Aradan on sene geçmiş. 220 kişiden 6000’lere çıkmış sayı. Bu Türkiye’nin çok önemli bir kazanımı. Çünkü bunlar sadece depremde, selde, dağ kazasında çalışacak insanlar değil. Türkiye’nin başına gelebilecek herhangi bir beklenmedik afet anında ya da bir kriz anında, bir acil durum anında da çalışabilecek ekipler bunlar. Çünkü organizeler, örgütlüler, yönetimsel hiyerarşileri, takım dinamikleri, tecrübeleri var. Ama tabii asıl yapılması gereken binaların sağlam olması. Deprem öldürmez, depreme uygun inşa edilmemiş binalar öldürür. Çok basit bir cümle ama çok önemli bir cümle.

 

MHY- Sizce şu anda bununla ilgili önlem alınıyor mu? Malum her tarafımız inşaat.

NM- Kentsel dönüşüm bahanesiyle yapılan bir süreç bu. Kentsel dönüşümün anlamı şu; Kullandığımız her eşya gibi evimiz de, binalarınız da zamanla eskiyor. Nasıl ki eskiyen ev eşyalarınızı değiştiriyorsanız, kentsel dönüşüm de öyledir. Şehirler de zaman içinde eskirler. Dolayısıyla kentleri de tarihi dokuyu koruyarak yenilemek gerekir. Ekonomik ömrünü tüketmiş olan binaların yenilenmesi lazım ki, Türkiye’de son 40 yılda sürekli kontrolsüz göç, kaçak yapılaşma, plansız kentleşmeye bağlı sıkıntılar yaşadığı için kentsel dönüşüm çok daha fazla önem kazanıyor. Kentlerimizdeki binaların çoğunluğu eski deprem yönetmeliğine göre yapılmış, günümüzdeki deprem yönetmeliğini karşılamamaktadır. O zaman daha farklı standartlar vardı. En son 2006’da yapılan deprem yönetmeliğimiz daha iyi, daha güncel standartlar içermekte. Dolayısıyla bu standartları karşılamayan binaların tespit edilip, gerekiyorsa güçlendirilmesi, gerekiyorsa boşaltılması ve yıkılması gerekiyor. Bugün kentsel dönüşüm diye yapılan şeyin aslında kentsel dönüşüm ile ilgisi yok. Ne kadar boş alan varsa imara açtılar. Deprem toplanma alanlarını bile imara açtılar. AKP öncesinde Ecevit hükümeti, 17 Ağustos’un çok acı tecrübesiyle 470 adet deprem toplanma alanı tespit edilmişti ama şu an o alanların dörtte üçünde ya AVM var, ya da bir gökdelen, ya bir rezidans. Yine Ecevit hükümeti cep telefonlarına Deprem Vergisi diye bir vergi kalemi eklediler. Herkes gönül rahatlığıyla ödedi bu yeni vergiyi, çünkü deprem için kullanılacak diye düşündü. Paralar fonda birikti çok büyük meblağlara ulaştı. İnsanlar da soruyorlardı o paralara ne oldu diye. En sonunda Mehmet Şimşek baskılar karşısında ”Biz o paralarla duble yollar yaptık” dedi. Ve konu kapandı. Kaç para toplandı, nereye harcandı? Hangi duble yollar o paralarla yapıldı? Hiç birini bilmiyoruz. Daha sonra deprem için geçici olarak konan o verginin adı değişti ve sabit hale geldi. Oysa ki o vergi sadece depremle ilgili, depreme karşı ülkemizin , şehirlerimizin güvenliğini artırmak amacıyla konulmuş geçici bir vergiydi. Amacının dışında kullanıldığı gibi, bir de kalıcı hale geldi. Dolayısıyla kentsel dönüşüm de bu kafayla maalesef amacına uygun yapılmadı. İstanbul’a baktığınız zaman, eski ve köhne yıkılmayı bekleyen binalar ile yeni yapılmış gökdelenler iç içe geçmiş durumda. Dünyanın en güzel şehirlerinden olan İstanbul’umuz çok garip bir yapılaşmaya sahip oldu. Bizim en büyük sıkıntımız plansızlık. Normal şartlarda şehrin bir merkezi olur, merkezden dışarı doğru yayılarak devam edilir. Bir de şehrin havalandırılması, düzenli olarak taze ve temiz hava alabilmesi gerekir. Şehrin içinde bir hava akımı olmalı. Deniz kenarına yüksek binaları diktiğin zaman içeri hava girmiyor. Kışın hava kirliliği basıyor şehri, yazın da sıcaktan bunalıyorsun. Çünkü hava sirkülasyonu yok. Ve bu kimsenin umurunda değil.

 

” ‘AKUT’ Kesinlikle Siyaset Üstü Bir Kurumdur.”

mrt_7478_2

MHY- AKUT’un genel merkezinin taşınması ile ilgili son durum nedir?

NM – Genel merkezimizi elimizden almaya çalışıyorlar. Hem de yasadışı bir şekilde. Çünkü bize orası 17 Ağustos 1999 depreminde gösterdiğimiz yararlılıklar neticesinde, Bülent Ecevit hükümeti tarafından, Bizzat Bülent Ecevit’in açılışını yaptığı törenle verildi. Evraklarda bir takım eksiklikler olduğu ileri sürülerek buradan çıkmamız isteniyor. Biz şirket değiliz, bu işlerden de anlamayız. Ama eğer işin içinde art niyet yoksa bir şekilde çözülür bunlar. Çünkü devlette devamlılık esastır. Bir önceki hükümet bunu bize vermeyi uygun görmüşse, sonra gelen hükümetin de buna saygı duyması gerekir. Kaldı ki hata yapmadığımızı çok iyi biliyoruz. Yapmış olsak bile çok rahat bir şekilde çözülebilecek bürokratik işlemler bunlar. “AKUT” kesinlikle siyaset üstü bir kurumdur. Tek amacı afet ve kazalarda üzerine aldığı hayat kurtarma görevini layıkıyla yapmak. “AKUT” bir sivil toplum kuruluşudur. Dolayısıyla ne AK Parti, ne CHP, ne MHP ve ne de başka bir partiyle doğrudan ya da dolaylı bağlantısı olamaz. Ama “AKUT” gönüllülerinin, başkanının, üyelerinin tabi ki bir siyasi görüşü vardır. Sonuçta bu ülkenin vatandaşıyız. Her insanın bir siyasi görüşü olabilir ve bu sadece kendini ilgilendirir ama bu hiç bir şekilde AKUT’un faaliyetlerini, bakış açısını etkileyecek bir durum olmaz. Bugüne dek hiç olmadı ama AKP, AKUT’u baskılamak ve bana karşı kışkırtmak için sürekli benim siyasi görüşlerimin bedelini AKUT’a ödetti ve her seferinde AKUT’u sıkıştırdı. Genel merkezimiz üzerinden oynanan oyun da bunun bir parçası.

 

MHY – 29 Kasım’da Olağanüstü Kurul toplantınız yapıldı. Sizin aktif görevden istifa ederek, “Onursal Başkan” olarak devam etmeniz ve imza yetkinizin olmamasına karar verildi. Bu konuda ne söylersiniz?

 

NM- 5 Ekim 2016 tarihinde, araştırmacı gazetecilik mesleğimle ve sorumlu yurttaş kimliğimle katıldığım siyasi içerikli bir TV programında, Cumhurbaşkanına hakaret ettim, tehdit ettim iddiasıyla AKUT’a yapılan siyasi baskılar ve mahalle baskısı en üst düzeye çıkarıldı. Ertesi gün, bizzat bazı ekip liderlerimiz devlet birimleri tarafından aranarak, çağrılarak; benim bu son söylemlerim nedeniyle bundan sonra hiçbir destek alamayacakları, operasyonlara çıkarılmayacakları, hatta yerleşkelerinden çıkarılacakları, Ankara ’daki bütün işlerimizin engelleneceği gibi bir çok etik dışı ve yasa dışı tehditle ve baskıyla yine ve bu kez çok daha kararlı bir şekilde karşı karşıya bırakıldı. Beni AKUT’un başından uzaklaştırmak için düğmeye bastıklarını yani bir kumpas kuracaklarını zaten Ağustos ayında bir YK üyemize söylemişlerdi, 5 Ekim’deki TV programı aradıkları fırsat oldu ve 6 Ekim’den itibaren bugüne kadar ki en büyük baskıyla üstümüze geldiler. Ben de durumu derinlemesine analiz edip AKUT’u bu süreçten en hızlı nasıl çıkarabileceğimizin formülünü Onursal Başkanlığa geçmeye razı olarak buldum ancak öncesinde AKUT’un rahatlayacağı sözünü bunlardan aldım.
Her Pazartesi yaptığımız yönetim kurulu toplantısındayken, bu süreçlerde çok etkin olan, Cumhurbaşkanının anonsçusu Orhan Karakurt’u arayıp açık olarak konuştuk. Orhan’ın bazı yönetim kurulu üyelerimize ve bazı ekip liderlerimize söylediği, Nasuh AKUT’un başından ayrılırsa bundan sonra AKUT’un rahatlayacağı, operasyonlara çıkabileceği, devletin gücünü, desteğini göreceği söylemlerini, bu kez bir de yönetim kurulu olarak hepimizin duymasını istedim. Kendisiyle telefonda; benim yönetim kurulundan ayrılmayı düşündüğüm, ayrıldığım takdirde AKUT’un üzerindeki baskıların kalkacağı ve çıkarılacağımızın söylendiği yerleşkelerimize dokunulmayacağı, bundan sonra Ankara’yla ilişkilerimizin düzeleceği konularını konuştuk ve AKUT’un hayat kurtarma misyonuna eskisi gibi geri dönebileceği süreci başlatmak amacıyla hep birlikte denemeye karar verdik…
Sonuçta bu benim için, AKUT’u rahatlatmak adına alınmış stratejik bir karardır. Bundan sonra AKUT Derneği Onursal Başkanı, AKUT Vakfı Mütevelli Heyeti ve Yönetim Kurulu Başkanı ve AKUT Spor Kulübü Başkanı olarak AKUT’un çalışmalarına katkılarıma devam edeceğim.

 

MHY – AKUT ‘un genel merkez binasının boşaltılması ile ilgili konu gündem olduğunda halka bir seslenmeniz, yardım çağrınız olmuştu. Bu konudaki geri dönüşlerin nasıl olduğunu merak ediyorum, beklenen desteği alabildiniz mi?

NM – Tehdit konusu olan AKUT’un genel merkezden ve yerel ekiplerimizin yerleşkelerinden çıkarılması ve bundan sonra operasyonlara çıkarılmamamızdı . Bu konuda kamuoyu bize çok büyük destek verdi ve iş uzasaydı fiziksel olarak da destek vereceklerdi ancak bu baskıların kaldırılacağı sözünü aldıktan sonra benim Onursal Başkanlığa geçme kararım, konuyu çatışma sürecinden çıkardı ve herkes rahat etti.
Ayrıca bu konunun dışında 17 adamıza Yunanistan’ın el koymasına göz yuman hükümet yetkililerini vatana ihanetten yargılanacağını söylediğim için, konuşmada Tayyip Erdoğan’ın adı hiç geçmediği halde, kendisi FETÖ’cülükten yargılanan bir savcının Cumhurbaşkanına hakaret ettim, tehdit ettim diye beni tutuklama kararı çıkarmaya çalıştığı süreçte inanılmaz bir kamuoyu desteği verildiğini söyleyebilirim.

 

“Türk Sporu Dünyanın En Yüksek Zirvesine Ulaşmış Oldu.”

nasuh-mahruki1

MHY- Birazda iç açıcı şeylerden bahsedelim, dağcılığa olan tutkunuz nasıl başladı?

NM- Aslında ben bir çok doğa sporu yaptım. Ama dağcılık rekabet avantajım en yüksek olan disiplindi. Özellikle yüksek irtifada. Yüksek irtifa dağcılığı, düşük oksijenli ve düşük hava basınçlı ortamda yapılan teknik bir spor dalı. Hem kış dağcılığını, hem yüksek irtifa dağcılığını, hem de teknik tırmanışı bir çok şeyi bilmeniz gerekir. Bu konularda benim hem özel yeteneğim var hem çok sevdiğim bir alan. Düşük oksijenli ortamlara yüksek bir toleransım var. Yüksek irtifa koşulları, 7000’ler 8000’ler benim metabolizmamın çok iyi uyum sağladığı ve performansımın ortalama yüksek irtifa dağcılarına göre oldukça yüksek olduğu alanlar.

 

MHY- Eski Sovyet Birliği sınırlarında 7000 m’lik beş dağa tırmanışınızdan sonra size verilen ”Kar Leoparı” ünvanını alan başka kimse var mı?
NM- 23 yılı geride bıraktık, Türkiye’den alan yok. Ama dünyadan alanlar tabii ki var.

 

 http://www.nasuhmahruki.com 
nasuh-mahruki-_kendi_everestinize_tirmanin-kapak_800_600

MHY – Everest’e tırmanan ilk Türk dağcı olmanız nasıl karşılandı?

NM- Çok iyi karşılandı tabii ki, dünyam değişti. Everest hakikaten bana çok şey kattı. Bir kere Türk dağcılığı, Türk Sporu o yüksekliklere, dünyanın en yüksek zirvesine ulaşmış oldu. Türkiye’de benden önce 8000’lik dağları hedefleyen dağcı yoktu. Bu dağlar ile ilgili bilgi birikimi de yoktu. 8000’lik dağlarda Türk dağcıların görünmesi benimle başladı. İyi ki de oldu açıkçası. Dönüp geriye baktığımda hayatımın en doğru kararlarından birini verdiğimi görebiliyorum. Dağcılık hele yüksek irtifa dağcılığı çok riskli bir spor. Başlar başlamaz Everest’e tırmanamazsınız. Zaman içinde kendimi geliştirerek, başkalarıyla kıyaslayarak, kendi potansiyel yerimi fark ederek ve tabi ki çok çalışarak, çok dağa giderek ve çok ağır antrenmanlar yaparak bu noktaya ulaştım. Aslında ”Kar Leoparı” ünvanını alınca kendimdeki potansiyelden emin oldum. O zaman anladım ki, çok daha iyi işler başarabilirim ve bu özgüvenle arkasını getirdim.

 

MHY- Bu tırmanışları yaparken devletten herhangi bir destek aldınız mı?

NM- Bu özel sektör işi aslında. Normalde Everest gibi bir proje için tabii ki destek alınabilirdi. Ben bu proje için sponsor ararken daha 26 yaşındaydım. Türkiye’de sponsorluk diye bir kavram bugün bile daha tam olarak oturmamışken, o gün hiç yoktu. “Kar Leoparı” oldum ama Ruslarla tırmanmak, hele daha yeni dağılan ve yıkılan komünizmden sonra dünyaya kapılarını ilk kez açan eski Sovyetler Birliği topraklarında tırmanmak o günün şartlarında son derece ekonomikti ama Everest’e tırmanmak için ciddi bir para lazımdı. 60.000 dolarlık Everest projesini benim finanse etmem mümkün değildi. Sponsorluk dosyası hazırladım ve çevreme dağıttım. Dönemin başbakanı Tansu Çiller’e bile mektup yazdım, hiç ilgilenmedi. Everest’e çıktım geldim yine ilgilenmedi. Teşekkür ya da tebrik bile etmedi bu tırmanışı. Normalde her ülkenin Everest’e çıkan ilk dağcısı devlet teşekkürü alır. Çünkü ülkenin bayrağını en yüksek zirvede dalgalandırmıştır. Yıllar sonra Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Fikret Ünlü Avrupa Şampiyonası statüsünde değerlendirip 80 altın verdi ve o dönemin hükümetinin bu ayıbını kapadı. Everest tırmanışını Yapı Kredi Bankası’nın sponsorluğunda gerçekleştirdim.

 

MHY- Türkiye’de yüksek irtifa dağcılığı denince akla gelen ilk isim Nasuh Mahruki’dir. Sizden sonra bu sporla ilgilenen, yetişen dağcı var mı?

NM- Tunç Fındık var. O da Bilkent Üniversitesi’nden, çok iyi arkadaşımdır. O da dağcılığa benim gibi Bilkent’te başladı ve başkanı olduğum DOST kulübüne gelerek dağcılığa başladı. O şu anda 14 tane 8000’in peşinde. 11 tanesini tamamladı, inşaAllah kalan üç tırmanışını da tamamlayacak ve bunu dünyada başaran az sayıdaki dağcının arasındaki yerini alacak.

 

MHY- Bundan sonrası için bir hedefiniz var mı?

NM- Dağcılık anlamında pek yok çünkü bir motosiklet kazası geçirdim. Gezi olaylarının ilk patlak verdiği zamanlarda bacağım, dirseğim ve omzum kırıldı. Biz AKUT olarak gösterilerde yaralanan göstericilere ve polise ilk yardım desteği vermek için bir istasyon kurmuştuk. AKUT’un ilk yardım istasyonuna gitmeye çalışırken yanlış yerden geldiğimiz için polisle göstericilerin arasında kaldık ve o çatışma bölgesinden çıkmaya çalışırken, arkamda kuzenim varken motosikletle kötü bir kaza yaptım. Bu kazadan sonra da ciddi bir proje yapmadım. Kırıklar günlük hayatımı etkilemiyor ama uzun süre ayakta kalınca ağrıyor. Kolumdan ve bacağımdan 3 tane titanyum plaka 23 tane vida çıkarıldı.

 

MHY- Özel hayatında Nasuh Mahruki nasıl biridir?

NM- Sakin, kontrollü, soğukkanlıyımdır. Çok ilgi alanım var. Bir sürü şey öğrenmek isterim. Boş kaldığım zamanlarda belgesel izlerim. Özellikle hayatla, varoluşla, kimiz biz nereden geldik nereye gidiyoruz, nedir bu yaşamın anlamı gibi konularla ilgili derin araştırmalar yapıyorum. Özellikle kırklı yaşlarımdan sonra bu konular çok ilgimi çekmeye başladı. Üniversitede çok yoğun olarak felsefe ile ilgilendim, derin okumalar yaptım. İnsan düşüncesini, düşüncesinin gelişimini anlamaya çalıştım. Dağcılıkta ve doğa sporlarında ilerleyince daha çok doğayla, doğa sporlarıyla ilgili okumalarımı yoğunlaştırdım. Üniversiteyi bitirdikten sonra yurt içi ve yurt dışına çok seyahat etmeye başladım, motosiklet ve uzun seyahatler girdi hayatıma. Bu kez kültürler ve coğrafyalara ilgi duymaya başladım, okumalarımı o yönde yoğunlaştırdım ve dünyayı ve insanı yakından tanımaya çalıştım. 30’larımın ortalarındaysa artık ülke ve dünya meselelerine, siyasi konulara kafa yormaya başladım. Milli Güvenlik Akademisine gittim. Milli Güvenlik Akademisine kabul edilen ilk ve tek Sivil toplum örgütü lideriyim. 40’larımdaysa Tanrı, din, kutsal kitaplar, varoluş, evrim gibi konulara ciddi zaman ayırdım ve varoluşumuzun, yaşamın amacının sırlarını bulmaya çalıştım.
Sonuçta insan Nasuh Mahruki, her şeyi bilmeye, her şeyi öğrenmeye, her şeyi anlamaya çalışan biri. Bu tabii ki mümkün değil, o zaman da yaşam için ve insan için mutlaka bilinmesi, öğrenilmesi gerekenleri anlamaya, öğrenmeye ve bunları paylaşmaya çalışan biri oldum.

Röportör : Müge Hatice Yönter
Editör : Müge Hatice Yönter

About Müge Hatice Yönter

Check Also

CÜNEYT ÇAKIR KARİYERİNİ YERDEN YERE VURDU!..

Türk Telekom Stadyumunda oynanan ve 0-0 eşitlikle sonuçlanan Galatasaray- Fenerbahçe derbisini yöneten hakem Cüneyt Çakır otoritelerden geçer not alamadı. Gerek verdiği ve gerekse veremediği kararlarla iki takımın da tepkisini çeken Cüneyt Çakır eleştiri oklarının hedefindeydi. Özellikle yardımcı hakemin başına isabet eden yabancı cisimle yerde kalmasına rağmen soyunma odasına gidememesi çok eleştirildi

One comment

  1. Mahruki yalan soyluyor. Bir sivil toplum orgutu baskani olarak siyaset yapamazsiniz. Ustelik Mahruki siyaset de yapmadi. Boyle bir bilgisi, birikimi yok. Onun yerine sacma sapan cikislarla sansasyon yaratmaya, gundeme gelmeye, kendi reklamini yapmaya calisti. AKUT ekipleri buyuk bir cogunlukla ve dupeduz Mahruki’nin istifasini istedi. Mahruki bu hikayeyi sanki AKP kendisini AKUT’tan uzaklastirmis gibi lanse ediyor. Zaten hayattaki butun basarisi kendi reklamini yapmaktir. Kendisi bu konuda profesyoneldir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir