Home / EN YENİLER / MURAT S. DURAL – KUŞATMA ALTINDA CESARET (2)

MURAT S. DURAL – KUŞATMA ALTINDA CESARET (2)

YBSahaya çıkamasanız da Arkeologsunuz yani.

MSD-Arkeoloğum kesinlikle, benim bakış açım (hep o kültüre, arkeoloji üzerinden insanlara, kültüre empatik tavrına yönelik). Mesela editörüm sevgili Yankı Enki, arka kapağa çok güzel bir şey yazdı. Metinde “….tekinsiz bir arkeolojik kazısı gibi…” yazmış. Çok güzel yakalamış. Yankı Enki gerçekten bu işin piri. Korku edebiyatı, tekinsiz edebiyat, fantastik edebiyat, bilim kurgu edebiyatı, büyülü gerçeklik. Editör açısından çok şanslı ve bir o kadar da mutluyum her şeyde bir numara.

“BEYNİM NÜKLEER SANTRAL, KALBİM İSE TİTREK BİR MUM GİBİ”

13731459_10154293367282145_5199129427194507125_n

MHY Peki FABİSAD ‘ın bu konularda size edinimleri nasıl oldu?

MSD– Bugün buradaysam bunda FABİSAD’ın katkıları yadsınamaz. FABİSAD’ın Bilgi Üniversitesi ile birlikte yürüttüğü eğitim programları vardı. Her şey o programlarla şekillendi. Çok değerli dostum Özgün Muti Ondörtoğlu ile aynı plazada çalışıyor ve edebiyat üzerine sohbetler yapıyorduk. O avukattı. Ve o da edebi metinler üzerine, özellikle editöryal anlamda çok uğraşmak istiyordu. Çok okur zaten. Bilgi birikimine, edebi bakış açısına çok güvendiğim bir insandır. FABİSAD’a üye oldu ve bir gün beni, Bilgi Üniversitesi’nde “Fantastik Sanatlar” üzerine verilen bir eğitime götürmeyi teklif etti. Kabul ettim. FABİSAD’a üye olmuştu ama gönüllü üyeydi, tam üye değildi. Şu anda FABİSAD’ın başkanı kendisi. Ve benim ilk editörümdür aslında. Bütün yazılarımı okuyan, düzenleyen kişi, zaten teşekkür kısmında da özel bir yer var ona. Her gün bu plaza hayatından kurtulmak için kahvelerimizi alır ve bir saat sohbet ederdik. Neler yapmak istiyoruz, neler yapabiliriz. Şu anda biz konuştuğumuz her şeyi yaşıyoruz. Onun vasıtasıyla ben
FABİSAD eğitim programlarına girdim. Ve Bilgi Üniversitesi’nde hangi eğitim programını yakalıyorsam oraya gittim. Ve bu esnada da FABİSAD’ı dışarıda da takip etmeye başladım. Her ayın ilk cuması “Freyja” İskandinav Mitolojisi’nde Odin’in eşi Frey denmiştir. Friday’in isim annesi dediğimiz toplantılar yapmaya başladık, insanları tanımaya başladım. Sonra bana dediler ki, “Bir şeyler yazıyormuşsun, FABİSAD’ın yayın organı olan Fabilog’da yazar mısın?”. Her ay bir yazar, bir tane öykü yazıyor. Ben de düşündüm. Çok güzel bir beyin jimnastiği, insanı yazmaya alıştırıyor. Ve her ay siparişim var. Gerçekten yazarlıkta sipariş, her gün masanın başına geçip o şeyi hazırlama çabası harika bir haz. Sonra bu çalışmalar yoğunlaştı. Ben fantastik ile başladım, bilim kurgu yazdım. Kendimin de neler yazabileceğimi gördüm. Ve kendi evrenim, yani ne kadar evrenim var, sınırım ne, neler yapabiliyorum görmeye çalıştım. Adeta şey gibi hani topu alırsın da deneye deneye “acaba ben bunu yapabilir miyim? Şuradan depara kalkıp o çalımı atabilir miyim?” gibi.

YB Olayı gözünde kestirmek yani.

MSD– Evet, yani ne yapıyorum, hangi yerde daha iyi oynuyorum filan gibi bir şey. Ve insanlara yaydım bunu. Sosyal medyayı acayip kullandım. Zaten sosyal medyayı iyi kullanmaya, iletişime geçmeye çalışan, bunu seven biriyim. Facebook’tan, Twitter’dan, İnstagram’dan mesajlar atıp olabildiğince çok insanın okumasını sağlamaya çalıştım. Sonrada rakamları alıp ilgiyi ölçüyordum. Mesela Fabilog’da iki yüz üç yüz kişi okumuş, şu kadarı paylaşmış bunları. Sonra dönüşleri almaya başladık. İşte betimlemelerde, imlalarda yapılan hatalar. Bir süre sonra düşünmeye başlıyorsunuz. Eskiden “hiçbir” yazarken, şimdi şurası benim eksiğim demeye başlıyorsunuz. O kadar güzel bir şey ki, idman yapıp geliştiğini hissetmek gibi. En son gittiğim bilgi eğitimi, Celil Oker’in ”Yaratıcı Yazma Teknikleri’ydi. Celil Oker esmer bir Noel Baba, olağanüstü bir polisiye yazarı. Bütün kitaplarını okudum. İnsanlığına ayrı hayranım. Hocalığına ayrı hayranım. Ve bizi bayağı bir eğitime soktu. Bize derdi ki ‘Sizin kaportacıdan bir farkınız yok. Öyle şekil yapmakla, sakal bırakıp pipo içmekle olmaz. Her sabah kalkacaksın dükkanı açacaksın.
Yani yeni bir şey mi bulmak istiyorsun? Çalışacaksın, çalışacaksın. Bir gün eğitimde tahtaya “Yazar kimdir?” diye bir soru yazdı. Herkes farklı bir şey söyledi. Aslında herkes kendi olmak istediği şeyi söyledi. Hoca, “Hiçbiri değil. Yazar, yazarken eğlenebilendir” dedi. Sonra çok daha önemli bir şey söyledi. Çok inandığım bir şey, ki bütün mücadelem bununladır benim. Beni bankacılar büyüttü (Gülüşmeler). Hayatta iktidar olmayı istemeyen bir adamdır Celil Oker. Kesinlikle iktidar olmayı istemiyordu. Ben hayatı izlemeyi seviyorum, hayata katabileceğim bir şey varsa onu katmayı seviyorum. İktidar olmayı değil. Facebook’ta “Murat S. Dural Yazıhanesi” var benim açtığım. Orada her türlü insan var. Bir şey yazıyorsun, geri dönüş oluyor ben de cevap veriyorum. “Abi…” diyorlar “…sen bana cevap verdin.” Neden vermeyeyim ben de insanım diyorum. Bazı insanların özellikle uzak durmak hoşuna gidiyor. Herkes onlarla konuşsun ama onlar cevap vermesin. Sanki konuşunca aşağı düşecek. Oysa ben iletişim seviyorum.

MHYÜlkemiz birçok konuda olduğu gibi, Fantastik Kurgu, Bilim Kurgu ve Çizgi Roman konusunda da çok kurak. Sizin Yabani Dergisini keşfetmeniz, bu olayın içine girmeniz nasıl oldu?

MSD– Ben Yabani’yi değil, Yabani beni, bizi keşfetti. Devrim Kunter zaten bizim Frejya toplantılarımıza gelen değerli bir üstadımız. FABİSAD’ın içinde olan bir insandı. Şu ayrıntıyı özellikle vereyim bundan önceki Frejyalara gittiğimizde yazarlar bir yerde, çizerler ayrı bir yerde otururlardı. Biz bunun sıkıntısını da konuşurduk. İnsanlar gidip gelirlerdi o masalar arasında ama çok bir birliktelik yoktu. Devrim Kunter, benim size kolay kolay anlatabileceğim bir adam değil. Görseniz o da insanoğlu (Gülüşmeler). O da benim gibi uzun saçlı. (Gülüşmeler). Devrim Kunter çok vizyon sahibi ve bu vizyon için, çevresinde gördüğü iyi şeyler için çok şeyi göze alabilen değerli bir insan. Çok fedakarlıklar yapan bir insan. Çok zor şartlar altında, Türk Halkının özlemini çektiği Yabani dergisini çıkarmaya başladı. Bizleri de etrafına topladı. İlk basılı yazım Yabani’de yer aldı. Gencecik yeteneklerle tanıştık. Şimdi Freyjalarda herkes tek masada oturuyor. Birbirini tanıyor. Bu harika bir sonuç.

YBPeki Yabani Dergisini nasıl anlatırsınız?

MSD-Türkiye’de olmayan ama “Conan” gibi eserleri okuyarak büyüyen bir neslin özlemini çektiği, yeni nesillere bunu örnekleyen, ciddi bir açığı gidermeye çalışıyor. Anadolu korku var mesela. Bilimkurgu var, kent fantazyaları var, distopyalar, tekinsizlikler var çok fazlasıyla. Bir şeyleri kurtarmaya çalışmayan bir yapısı yok. Bir şeyler yokuş aşağı gidiyor ve kötü sonuçlanıyor. Süper kahraman çıkmıyor. Yaşananların insanları götürdüğü yerler var. Çünkü süper kahraman diye bir şey yok. Hayatta yok öyle bir şey.

MHYGerçekçi diyebilir miyiz?

MSD– Aslında gerçekçiliği fantazya ile buluşturuyor. Çok daha önemli bir nokta; yazarı çizerle buluşturuyor. Türkiye’de böyle bir şey yok mesela. Mizah dergisine bakıyorsun, adam düşündüğü şeyi çiziyor zaten. Yani, şu kişi yazdı Selçuk Erdem çizdi diye bir şey göremezsiniz. Erdil Yaşaroğlu yazıp diğeri çizmiyor. Hepsini hem yazıyor hem de çiziyor. Bir de Yabani Dergisi’nde köşeler kimseye ait değil. Hiç kimsenin malı değil. Herkes değişiyor. Mesela Galip Dursun, Türkiye’nin en iyi Anadolu korku yazan adamlarından biri. Derginin ilk sayısında Galip Dursun’un “Misafirler” ini Ayşe İrem Aktaş çizdi. Eskişehir’de okuyor, gencecik. Ben böyle derin, kendi karanlığı ile barışık, net bir çizim görmedim. Benim bir arkadaşım var Özge Çetin, yine genç yaşlarında, hayran olmamak mümkün değil. Böyle bir karanlık yok. Sizlere garip geliyor olabilir ama bizim böyle tabirlerimiz var. Bu kadar derinleşebilen, üretkenlik çıkarabilen insanlar var. Mesela “Golgotha” var çizgi roman. Ben yazdım ve Yarkın Sakarya çizdi. Yarkın Sakarya da on dokuz yaşında kendi genç ama kalemi büyük bir adam. Uçuyor. Parmaklarının ucunda yaşamak diyorum ben buna, çok güzel. Ama mesela onun dünyası da bambaşka bir dünya. Doğdukları ülke de çok acayip bir dünya. İşte Yabani Dergi bu ortamda doğdu. Devrim Kunter geldi dedi ki,
“Yabani diye bir dergi çıkaracağız, öykülerle geleceksiniz, çizgilerle geleceksiniz ya da eşleştireceğiz. Biz öyküyü ortaya atacağız, kim çizmek istiyor o çizecek. Böyle de bir özgürlük var. Düşünebiliyor musunuz? Çok büyük bir çizer Devrim, Selçuk Ören, Mustafa Kara, Diren Ayhan, Koral İlhan, Ömer Tunç. Selçuk Ören dediğimiz adam “Şehzade Yangını”nı çizen adam. Üç tane kitabı var. Olağanüstü bir çizer. Yıldıray Çınar, DC Comics’in Türkiye çizeri. Adam DC’ye Batman çiziyor yahu! Sonra Melike Acar var, Marvel’ın Türkiye çizeri. Şimdi bu güzel insanlar geliyor, senin öyküne bakıyor, üstad diyor ben bunu böyle çizdim ama sen ne dersin? Mesela “Tangri ve İnanna” nın çizimlerini Mustafa Kara yaptı. O kadar epik, güzel bir çizim ki benim karakterim oradaydı. Onu görmek her şeyi bitiriyor işte. Sanatçı için para bir yere kadar, ruhsal tatmin paranın çok ötesinde bir duygu.

MHYBildiğimiz kadarıyla Yabani Dergisi 15 Temmuz’dan sonra özellikle dağıtım konusunda çok büyük sıkıntılar yaşıyor. Ne söylersiniz bu konu ile ilgili olarak?

MSD– Açıkçası YaySat dağıtmıyor. Bayilere gitmiyor dergimiz. Sebebini bilmiyorum. YaySat, arkanız kuvvetli değilse baştan sizin batacağınızı varsayarak değer vermiyor. Birinci sayı kapakta Pir Ece var. Bikinili bir bayan düşünün öyle. Ramazan’a denk geldi, raflarda arkalara konuldu. Bu bizim hatamızdı. Ama yedi bin sattı. Güzel rakam. İkinci sayıda darbe oldu üç bin sattı. Mesela bir imza günümüz olduğunda çok imza veriyoruz. Demek ki okur sıkıntısı yok, takipçi sıkıntısı yok. Dağıtım sıkıntısı var. Bir kişi bir yerde istediği şeyi bulamıyorsa gittikçe bu “aman ya hiçbir yerde bulunmuyor”a ve oradan da takibi bırakmaya doğru gidiyor.

MHYÇözüm için ne düşünüyorsunuz?

MSD– Tek çare kendi dağıtımını kendin yapacaksın. Ama bu da çok zor.

“KIRK SEKİZ GÜN UYUMADIM”

40fa23de-76f0-4c8f-ad28-d64ec021b712

 

YBBir ülke kültürünün temel direklerinden biri dergilerdir. Türkiye’de geçmişten günümüze dergiciliğin hak ettiği değeri bulmadığını görüyoruz. Bunun sebepleri nelerdir sizce?

MSD-Aslında senin sorduğun soruyla aynı bu. Neden böyle oluyor? Kültür politikamız neden böyle? Okumuyoruz. Hatta bir dergi kültürümüz bile yok. Bunları geçtim bahsettiğim gelecek vaat eden gençlerimizin kendilerine yer bulduğu fanzinleri de almıyoruz. Hepsi oradalar ve gerçekten kendi evrenleri olan özel kalemler. Geriye gidiyoruz, eskiden Hayat Dergisi okuyordu insanlar. O bile bir kıymetmiş.

YBGörünen o ki daha da kötüye gidiyor.

MSD– Muhakkak ki öyle. Bir ara mizah dergilerini poşete sokma çabaları vardı. Olabilir mi böyle bir şey? Kültür pusulamız o kadar kaymış ki, yani doğru gösteriyor zannettiği yer, yahu diyorsun dışarıdan bak bu doğru göstermiyor. Hayır diyor ben pusulaya bakarım. Ama pusula yanlış. Çok kötü bir durum bu.

MHYMesela sizin http://www.rotka.org da yazarken eksiklik gördüğünüz bir konuda hem o eksikleri vurgularken hem de olayları bir toplumsal mesaja bağlıyorsunuz. Yazdığınız konuları seçerken neye dikkat ediyorsunuz?

MSD– Öykülerde her zaman bir mesaj vardır. Rotka’daki yazılarımda da genel olarak ülkemizdeki fantastik, bilimkurgu, korku edebiyatı haritasını çıkarmaya çalıştım. Baktığınız zaman bu ülkede bu türlerin yapıldığını görüyorsunuz. Mesaj vermemek imkansız.

“ÖLDÜĞÜN ZAMAN BİLE MAZLUM OLAMIYORSUN”

14910487_10154637125442145_7915430904351538545_n

MYH- Kitabı yazarken (Kibrit Ev) size ekstrem gelen bir durum yaşadınız mı?
MSD– Gençliğimden beri kendi hayallerime çok kapıldım. Bu beni depresyona da sürükledi açık konuşmak gerekirse. Ve on sekiz yaşımdan beri uykusuzluk problemim var. Kendi hayallerimi, kendi kafamın içindekileri çok fazla yaşanır kılabilmek beni her zaman çok yordu. Askere uyku problemiyle gidip, kırk sekiz gün uyumadım. Altmış sekiz kiloydum, kırk sekiz günde elli beş kiloya indim. Askeriye çok tekinsiz bir yerdir. Orada tutunabilmek için mantıksız davranmak gerekiyor. Ama siz eğer düşünen, yüksek lisans yapmış bir arkeologsanız ve bir de uyku probleminiz varsa, bittiniz. Mesela Kitaba almadığımız bir öyküm var bu olayla ilgili.”Siperdeki Tanrıça”. Sonraki kitabımda olacak diye düşünüyoruz. Kendi içinde yaşamanın şu anda bana pozitif etkisi, geçmişteki bedensel engelimin, yaşadığım sıkıntıların, kafamdaki o şeylerin yaptığı kötülük aslında aynı. Yazarken kendimle sohbet ettiğimi düşünüyorum. Kendi karanlığımda biraz arkeoloji yapıyorum. Ve fark ediyorum ki eskiden girmeye korktuğum yer şimdi benimle çok sıcak bir ilişkisi olan, çok sempatik bir yer. Bedensel engelim üreticiliğimi arttırdı, yaratıcı tarafımı patlattı. Enerji patlaması yaratıyor. Beynim nükleer santral, kalbim ise titrek bir mum gibi. Ülkemde dokuz milyon engelli var ve ortada yoklar. Tekinsiz hikâye budur. Dokuz milyon engellinin aynı anda yapabileceği şey benim için hikâye konusu. Ve henüz yazılmadı. “Nereden aklına geliyor diyorsunuz?” Hayat böyle. Mesela biz şu anda bir saat dilimindeyiz. Dünyanın hiçbir yerinde bir ülkede bu saat sistemine uyan bir ülke olmadığını düşünün. Şu anda biz zamanda yolculuk yapıyoruz. Biz onların arkasından mı geliyoruz, geçmişten mi? Yoksa bir saat önünde miyiz? Onlarla aynı yerde değiliz. Bitti, yani bitti müthiş bir hikâye bu. Henüz yazılmadı ama bu ülkede kısmen gerçek. Yazdığım karakterler, şimdi onlar kendi yolculuğuna çıktı. Benimle alakaları yok. Zaten bir süre sonra ona geliyor, ben bir yola çıkartıyorum karakteri, karakter gerçekten bir yere gidiyor yani. Hani diyorum ya kafamda sohbet ediyorum, sohbet ettiğim zaman gerçekten onların bir sesi var. Ve hani olmak istedikleri yerde oldukları için mutlular. Karakter orada yani ben karakteri bir yerlere çekiştirmiyorum. Öyle olsa okuyucu bunu anlar. Mesela ben çok ritimciyimdir. Her öykümün bir müziği vardır. Duyduğum müziği, ritmi yazıya yansıtmayı seviyorum. Kısacası ritim koymayı, müzik koymayı çok seviyorum. Şaşırtmayı, eğlendirmeyi çok seviyorum.

YB Bize askerde yaşadığınız o talihsiz kazayı ve sonrasında yaşananları anlatır mısınız?

MSD– 1993’te arkeoloji bölümünü kazandım. Dört yılın sonunda 1997 de yine aynı bölümden mezun olup yüksek lisans yaptım. 2000 senesinde tezimi verdim. Tezimin konusu da “Homeros’un İlyada’sının Yunan Sanatındaki Betim Programı”. Yani yine destan ve mitoloji ile ilgiliydi. Kanat motifleri, Şamanizm, Totemizm derken oraya geldik. O da güzeldi. Senaryo gibi, İlyada’yı birinci sayfadan son sayfaya kadar resimledim. Figürler, o dönemde yapılmış eşyaların üzerindeki motiflerle.2000 yılında İstanbul Üniversitesi’nin hemen arkasındaki Vezneciler’de kurtarma kazısına katıldım. Şu an çıktığınız metronun kazısını İstanbul Arkeoloji Müzesi ile birlikte biz yaptık. Oradan askere gitme kararı aldım. Yaşım daha 30’du. Acemi eğitimim için Ankara’ya gittim. Ankara’da askerlik yapmak çok zordur. Hem çok denetleme olur hem de çok sıkı kontrol altındasınızdır. Ve tabi ki Ankara’nın soğuğu. Adeta insanın içinden geçip gidiyor. Şartlar çok ağırdı. Yıkanamıyorduk, düzgün beslenemiyorduk. Yüksek lisans yapmış arkeolog, birden böyle bir duruma düşünce, zaten uyku problemim vardı, üstüne uykusuzluk arttıkça depresyona girdim. Yüz elli kişilik koğuşlarda uyuyabilmek imkansızdı benim için. Değişik değişik sesler çıkaranlar mı dersiniz? Uykusunda sayıklayanlar mı dersiniz? Dayanılmaz derecede rahatsız edici pis kokular ve havasızlık mı dersiniz?
Bir şekilde uyuyamadım. Ve bunu anlatacak mecra bulamadım. Doktora gittim. Doktor Yüzbaşı, beni askeri mahkeme ile tehdit etti. “Sana uyumayı emrediyorum, itaat edeceksin bana” dedi. Bana yapmaya çalıştığı şeyi anlıyorum ama bunun yolu bu değil. Bir de şunu gördüm askerde, binlerce panik atak hastası var ve o hastaları kimse anlamıyor. Bunların birçoğu ya ölüyor ya da sakat kalıyor. Çünkü etrafınızın tellerle çevrili olması panik atak hastası olan için kâbus gibidir. O teller sinema çekimindeki gibi adeta yüzünüze doğru gelir ve sizi boğar. Şimdi ordudasın, peygamber ocağındasın, en korunaklı yerdesin. Aslında en korunaklı yer değil orası, en tehtidkar yer orası. Ayakkabını çalıyorlar, eşyanı çalıyorlar, sana dair her şeyi çalıyorlar. Hiçbir şey götüremezsin, kendin olamazsın, yanındakine güvenemezsin, hele hele zayıf düşemezsin. Psikolojim bozulmuştu uyuyamıyordum, herkes benden kaçıyordu. Ve bu insanların tamamı da eğitimli insanlar, mühendis falan. O insanlar bile bir müddet sonra çorbasını döküp tasıyla kavga ediyorlardı. Yere düşmüş ekmek için kapışır mısın? (Bir gün yemek taşıyoruz. Arkadaş kamyonun arkasında kapağı açılmasın diye yemek tenceresinin üzerine ayağını koymuştu. Birden dengesini kaybetti ve postal çorbaya girdi. Gördüm ve sonra) içildi o çorba. Tüm bunlar olup bitti ve ben bayağı kilo vermiş olarak İstanbul’a döndüm.  Tekrar askere döndüğümde vücut direncim iyice düşmüştü. Ve bacağımda yağ kalmamış kasta incelmişti artık. Profesyonel birliğim daha kötü bir yerdi. Sincan’da bir dağın ortasındaydı. Eski bir Jandarma Nişangahı. Alttan, önceden atılmış ama patlamamış bombalar bulup patlatıyorlardı. Ve silah yoktu. İlk dikkatimi bu çekmişti. Kimsede silah yoktu. İsyan çıkmış, ölenler falan olmuş, ceza vermişler kimseye silah vermiyorlar. “Siperdeki Tanrıça” işte bununla ilgili. İnşallah ikinci kitabımda yayınlarsam, bir öykü bu olayla ilgili olacak. Ve sağlık problemlerim çıkmaya başladı. Uyuyamadığım için uyku hapını iç çamaşırımın içinde saklayarak getiriyordum. Bu yüzden bana “hapçı” diyorlarmış. Reçetesiz, bir işe yaramayan güya uyku hapı. Anneme de kağıt imzalatmışlar hap kullandığıma dair. Sonra eczaneler onu da vermemeye başladılar. Çünkü yüzüm gözüm mosmor. On üç, on dört saat bizi karda, ayazda ayakta tutuyorlardı. Ve bu da benim sağlığımı her açıdan etkiliyordu. Sonra bendeki sağlık sorunlarını görünce korktular tabii. Bu arada oradaki doktorla konuşuyorum. Bana “Ya alışacaksın ya da öleceksin” dedi. Elli beş kiloya düşmüşüm, psikolojim yerlerde. Askere giderken çok farklı şeyler düşünmüştüm. Ama karşılaştığım manzara dehşet vericiydi. Hastaneye götürdüler beni askeri araçla. Çok kötü durumdayım kırk sekiz gündür uyumamışım, perişan haldeyim. Bana bir kağıt bardak verdiler sperm testi için. Tuvalete gittiğimi ve bardağı sıkıp attığımı hatırlıyorum. Ve hastaneden çıkıp yürüdüğümü hatırlıyorum. Etimesgut’a doğru giderken bir köprünün altında bayılmışım. Dışarıda kar kış kıyamet ve ben üç gün o şekilde dışarıda kaldım. Beni polis bulmuş. Ben sonradan öğreniyorum ki, beni bulduklarında hastahaneye götürmeleri gerekirken birliğime götürmüşler. Oysa ki bulduğun adamı hastaneye götürmen gerekiyor normalde. Ve birliğime getirildiğimde botlarımı çıkarmaya çalışmışlar. Ama ayaklarım o kadar şişmiş ki botumu çıkaramamışlar. Ve orada ayaklarımın donduğunu fark etmişler, ondan sonra hastaneye götürülmüşüm. Tabii hastaneye geldikten sonra doktorlar ayaklarımın diz altından kesilmesine karar verdiler. Bunun için hazırlıklar yapılırken, yani her iki ayağımı diz altından kesmeye hazırlanırlarken ne olduysa bilmiyorum, araya birileri mi girdi başka bir şey mi oldu? Ayaklarımı kesmekten vazgeçip kurtarmaya çalışmayı seçtiler. Ve yapılan tedavilerin ardından ayaklarımın parmak ve tarak kısmı, topuklarım kurtulacak şekilde kesildi.Ve çok ilginçtir, Arkeolojide birlikte çalıştığım arkadaşlarım bana “Minotaur” derlerdi. Boğa başlı (Girit’e atfedilen efsanevi bir varlık). toynaklı, ben de şimdi kendimi toynaklı olarak tanımlıyorum. (Hastaneye, yanık merkezine yatırıldığım) o ilk günlerde on sekize yakın ilaç kullanıyordum. Sonra yüzbaşım geldi benden imza aldı. Dışarıda kaldığım dönemde firarımı vermişler. Askeri araçla birliğinden çıkan benim için tellerden atlayarak firar etmişim gibi işlem yapmışlar. Hakkımda mala zarar vermekten dava açmışlar. Burada kastettikleri mal benim yani. Kendime zarar verdiğim için askeri mahkemede aleyhime dava açıldı. Sonra beni Bilkent Rehabilitasyon Merkezi’ne gönderdiler. Orada gaziler kalıyordu. Oradaki insanlarla konuşuyorum, dertlerini dinliyorum, korkunç şeyler yaşıyorlar. Mesela biri Konya’dan gelmiş orada kalıyor. Askerde bir bacağını kaybetmiş. Köyüne döndüğünde “topal” diye dalga geçmişler. O da dayanamayıp rehabilitasyon merkezine gelmiş ve orada kalıyor. Nasıl dayanır ki insan böyle bir duruma? Sen bu ülke için, bu insanlar evlerinde rahat ve güven içinde uyusun diye bacağını ver. Ama döndüğünde seninle topal diye dalga geçsinler. (İşte insanoğlunun içindeki bir yerler bu kadar tekinsiz, bu kadar acımasız). Çocuklar seni her gördüğü yerde sana taş atsınlar. Yarım insan muamelesi gör. İşte tekinsiz dediğimiz şey bu. Daha önce bir üyesi olduğun ailen, toplumun başına bir şey geldiğinde karşında canavar kesilebiliyorlar. Göreceksiniz, öykülerimin bazılarında, ahırlara zincirlenen kadınlar, çocuklar o bedensel engeliler ile ilgili çok fazla atıf var. Sosyal yönden olduğu kadar siyaseten de çok tekinsiz bir ülkeyiz. Kimin nerede ne olacağının belli olmadığı bir ülkedeyiz. Öldüğün zaman bile mazlum olamıyorsun. Ölmeyi hak etmiş olman için her şey yapılıyor. Size yaşadığım bir olayı anlatayım. (Anlatayım ki aslında sosyal hayatta nasıl keskin bir noktadayız belli olsun.) (İşten dönüşte her zamanki gibi) metroya bindim oturdum kitap okuyorum. Çok kalabalık. Sonra gözüme üç çocuk takıldı balonla oynuyorlar. Durmadan bombaların patladığı dönemdi. Tiyatroda temel bir cümle vardır; eğer bir sahnede silah varsa patlar. Eğer bir sahnede balon varsa patlar. (İnsanlar çocukların sesini duyuyor ama balonu görmüyordu.) Ve patladı. Ben bile hazırlıksız yakalandım. (O an gözlerdeki paniği, öfkeyi anlatamam). Herkes çocukları öldürmek ister gibiydi. (Böylesi bir hikayeyi başka bir ülkede yazsanız) muhteşem, harika ve tekinsiz bir öykü olur.
Bazen şöyle diyorum; ‘’Bu insanları öldürmek için birine ihtiyaç yok, bu fikre ihtiyaç var”. Yaşarken ölüyorlar. Canlı bomba fikri toplumu öldüren bir şey. Yüz kişiyi öldürmüyorsun milyonları öldürüyorsun.

Röportör : Müge Hatice Yönter – Yılmaz Bezgin
Editör : Müge Hatice Yönter

 

                                                                                                                                               DEVAM EDECEK…. 

About RöportajTürk

Check Also

GÖRÜNENDEKİ GÖRÜNMEYEN, SÖYLENENDEKİ SÖYLENMEYEN

  Yüksek lisans tezimi Nihan Kaya’nın romanları üzerine yazdım. Doktorama da Nihan Kaya’nın kitapları konulu …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir