Home / EN YENİLER / MURAT S. DURAL – KUŞATMA ALTINDA CESARET (1)

MURAT S. DURAL – KUŞATMA ALTINDA CESARET (1)

Murat S. Dural ‘ ı Alex De Souza ile efsane bir ilke imza attığında tanıdık.Türkiye ile birlikte Dünya da onun takımına olan tutkulu aşkı için kalkıştığı bu ilke şahitlik etti. Şimdilerde Alex De Souza ‘ nın ayaklarıyla yürüyen, koşan hatta futbol oynayan onunla konuştukça fark ettik ki gerçek bir derya ile karşı karşıyayız. Konuşmaktan yorulsanız bile devam edelim daha fazla konuşalım diyebileceğiniz biri. Biz de öyle yaptık. Saatlerce süren bir sohbetin ardından Arkeoloji’ den spora,  çizgi romanlardan Anadolu tekinsizliğine varan birçok konuyu içeren bir röportaj çıktı ortaya. Ve tabii yeni çıkan kitabı “Kibrit Ev” den de bahsetmeden olmazdı.

43

YILMAZ BEZGİN (YB)Öncelikle sizi tanımakla başlayalım. Murat S. Dural kimdir?

MURAT S. DURAL (MSD)– 25 Nisan 1973’te İstanbul’da doğdum. Beni babaannem ile anneannem büyüttü. Tarkan’ı kurtlar, beni onlar.(Gülüşmeler). Bankacı bir aileye doğdum. Annem, babam, amcam, yengem, eniştem, teyzem hepsi bankacıydı. Ve böyle hep mesailerde geçen anne-babanın çocuklarının bir babaannede toplandığı evde çay ve puf kızartmalarla büyüdüm.
13 yaşıma kadar sokağa çıkmadım mesela. Yani babaannenin, anneannenin işte seni çingeneler götürür, akşamları ıslık öttürme şeytanları mı çağırıyorsun? Alkışlama şeytanları mı övüyorsun? demeleri ile büyüyen çocuklardandım. Tekinsiz öyküler yazmama şaşırmamak lazım İki erkek, iki kız, biri benim kardeşim diğer ikisi de amcamın kızı ve oğlu. Babaannesinin saçını taramak için kavga eden çocuklar gibi böyle tuhaf çocuklar, Bayan Peregrine’nın tuhaf çocukları gibi Saime Dural’ın tuhaf çocukları olarak büyüdük. Ve işte 13 yaşında sokağa çıkmayla beraber arsalarda top koşturmaya, degman oynamaya, tüftüf atmaya, çivi çakmaya falan başladım. Evden ilk defa çıkmak bende o kadar büyük bir açlık yaratmıştı ki, bir daha eve girmeyi düşünmedim geriye dönüp baktığımda hala çok yücelttiğim bir şeydir. Fantastik bir dünyaydı benim için. İşte arka bahçelerde ve oradaki insanlarla, bu kadar bankacıya, hesap kitap işindeki aileme rağmen çok daha duygusal bir taraf geliştirdim diye düşünüyorum. Empat bir tarafım var, eskiden çok daha kolay etkilenen biriydim mesela, çok gözlemciyimdir, çok çabuk moda girebiliyorum. Halide Edip Adıvar Lisesine giderken edebiyata girdikçe, Orhan Veli’yi okudukça şiir denemeleriyle yazmaya başladım. İlk yazılar daha çok düz yazı gibiydi, kafiyesiz şiirler. Daha sonra annem ve babamın bankacılık diye tutturması üzerine kesinlikle arkeolog olmalıyım dedim ve karar verdim.

“TARKAN’I KURTLAR, BENİ ONLAR”

23

MÜGE HATİCE YÖNTER (MHY)Arkeolojiyi seçmenizin ana çıkış noktası neydi? 

MSD– O dönemin bütün arkeologları gibi kesinlikle İndiana Jones. Türkiye’de insanlar şu anda televizyonlara bakmıyor, gazeteleri okumuyor ama o dönemde rahmetli Tarık Akan’ın Ayşegül Aldinç ile oynadığı ”Taşların Sırrı” diye bir dizi vardı Onun da etkisi büyüktür. Bir de ”Oğlum Adam Olacak” diye bir dizi silsilesi vardı şimdiki ”Seksenler” konseptinde olan. Bir sene bile dayanamadı ama onun çok etkisi oldu. Hatta çok net hatırlıyorum, Üsküdar’da Sunar Sineması vardı, bütün Steven Spielberg , George Lucas filmlerini, Starwars, İndiana Jones, Jaws ne kadar bu tarz filmler varsa, hepsini Sunar Sineması’nda izledim. İndiana Jones’tan çıkarken babaanneme ‘Ben arkeolog olacağım’ dediğimi çok net hatırlıyorum.

 

MHYKaç yaşındaydınız o zaman?

MSD– Yedi falan, yani yedi, sekizdir çünkü elimden tutuyordu küçücük olduğumu hatırlıyorum. Ve enteresan bir şekilde üniversite tercihime kamu yönetimi falan da yazmıştım. Bizim zamanımızın sınav sisteminde en yüksek puanlı olanlar en yukarı yaz denirdi belki tutar diye. Sanki ok atıyorsunuz 12’den vuracak yani öyle olmuyor tabi ki. Gülüşmeler İşitme Engelliler Dili Öğretmenliği vardı Arkeolojinin üstünde. İlgimi çok çekmişti çünkü bütün dünya aynı dili konuşuyor. Çok hoşuma gidiyordu. Herhangi bir ülkeye gittiğimde işitme engelli biri kim olursa olsun konuşabilirsiniz. Bütün ülkelerde işaret dili aynı. Hem de gürültüsüz. Gelecekte bütün dünya o dili konuşacakmış gibi, bende öyle bir etkisi vardı. Dünyayı dolaşabilirmişim gibi geldi. Onun altına arkeoloji yazdığımı bilmiyordum bile. Arkeoloji okuyacağımı öğrendiğim zaman sevinçten çıldırdım. Dışarı algısı, içeri girmeme algısı iyice bana doğayla, tabiatla iç içe olma fırsatı verdi hala beni dağlar çağırır gibi gelir. Hala oralarda olmak isterim, böceklerin, yılanların arasında.

MHYBireysel olarak devam ediyor musunuz?

MSD– Hayır ama arkeoloji ile ilgili kitapları toplamaya devam ediyorum. Kendi ilgi alanlarımda yani mitoloji, arkeolojinin sosyal tarafı, ikonografi, mit bilim, söylence bilim daha çok öykücülüğe doğru gidiyor.

MHYYabani Dergisinde bir hikayeniz yayınlandı, “Tengri ve İnanna”. Dikkatimi çeken şu ki çoğunlukla mitolojik karakterlerden esinleniyorsunuz. Osiris, Hades, Mitra gibi. Mitolojiye olan bu ilgi nasıl başladı?

MSD-Arkeoloji ile başladı ama arkeoloji öncesinde de dini metinlere ilgim vardı. Hala mistik olana yönelimim var. Arkeoloji ile bu iyice filizlendi. Bütün dini metinlere, inanışlara inanılmaz merakım var. Çünkü sorunlu bölgelere gelen dini öğretilerin ilk başlangıcında saf olan bu yapısı çok büyük şeylerin aynı anda da çok kötü şeylerin ortak bir özelliği. Aynı yerden çıkıp bu kadar farklı olabilme potansiyelleri oluşu çok ilgi çekici. Ve bu yüzden arketipleri araştırmayı çok seviyorum mesela. Dinlerin, mitolojinin, söylencelerin kökenlerini araştırmayı seviyorum. Yani o ilk öykü ne? Belki de bir öykü değil o bir hatıra. Ve o hatıra bir yerlerden çıkıyor, büyüyor ve gelişiyor. Size hemen burada bir hikâye anlatayım mesela. Apollon Smintheion isimli bir tapınak var. Assos ile Çanakkale arasında bir bölgede. Hatta restorasyonu yapılıyor şu an tapınağın ve kötü bir restorasyon bu yüzden ilgi odağı. Apollon Smintheion fareleri kovan Apollon demek. Buraya kadar her şey normal. Fakat Apollon Musalar denilen ilham perilerinin de orkestra şefi. Aynı zamanda müzik aletlerinin, ilhamın kaynağı, güzelliğin sanatın başındaki Tanrı. Bu musalar dokuz tanedir. Tiyatro, şiir, edebiyat gibi sanat dallarını düşünün. Apollon Smintheion’un elinde de flüt var. Apollon Smintheion deniz kenarında denize yakın bir şehirde, fareli köyün kavalcısı. Ve efsaneye göre hakikaten şehri farelerden kurtarıyor. Apollon Smintheion Anadolu’da bir ezop masalında bizim de milattan önce imzamızın olduğu bir yer. Araştırılıyor mu? Hiçbir araştırma yok. Size başka bir şey. Mesela “Thyke” diye bir tanrıça vardır. Thyke şans tanrıçasıdır. Hatta çoğu betiminde kolları arasında bereket boynuzu denen bir sembol taşır. Boynuzun içinden meyveler fışkırır. Bunu modern mimaride de görürsünüz. Böyle bereket, bolluk, gittiği yere güzellik getirdiğine inanılır. Hatta bu ünlü Zafer Tanrıçası için Saç ekim merkezi çok meşhur bir melodi vardır. “Zafer Tanrıçası bana güç ver, ordularımı muzaffer kıl” diye. Şehirlerin koruyucu tanrıçasıdır. Surları koruyan, şehri koruyan, bolluk bereket veren tanrıçadır. Şimdi biz iki şey söyleriz biri ”Talihin gözü kördür.” biri de ”Tüh be”. “Tüh be” yaklaşık üç bin senelik bir geleneğin hala bizin dilimizde yankılanan sesi. Bu noktaları kimse araştırmıyor. Ve kadının gözü kör. Yani tanrıçanın gözü kör. Çünkü kör olması lazım talihi kimi yakalayacağı belli değil. Bu ayrıntılar bile o kadar güzel ki, bunlar hep beni çekiyor. Beni böyle doyuran ve iştahlandıran konular. O yüzden hayatımın içinde hep oldu. Ne kadar Türkçe Şamanizm, Totemizm kitapları varsa hepsini toparlarım. Okumasam bile toparlarım. Şu anda çalışıyorum, para kazanıyorum o yüzden her ay muhakkak iki yüz, üç yüz liralık kitap alırım ki emekliliğimde o kütüphaneden alıp okuyabileyim. Bu benim beslenme çantam gibi. Ve arkeoloji okudukça genişledim. İstediğim şey de buydu. Yani arkeoloji okuduğunuz zaman asla bir yere ait olamıyorsunuz. O kadar genişliyorsunuz ki insanlık, kültür, tarih içinize durmadan doluyor. Sizden gibi gördüğünüz bir şey, fark ediyorsunuz ki çok daha geniş bir kültüre ait. Ve siz o kültürün değişmez bir parçasısınız. Bunun milleti de yok, bunun Kürd’ü, Türk’ü, Laz’ı, Ermeni’si yok. Böyle güzel bir sentez. Ben okudukça daha da vuruldum tabi. Ondan sonra yüksek lisans aşaması geldi. Yüksek lisans aşamasında, tamamen mitoloji, mitler, söylencelere kaydım. Antik Yunan’da Şamanizm üzerinde çalışmayı çok istiyordum.
Hiç böyle bir çalışma yok. Fakat antik çağda inanılmaz Şamanizm var. Şamanizm neden hoşuma gidiyor? İnkalar’da var, Amerikan Kızılderilileri’nde var, Orta Asya Türkleri’nde var harika bir şekilde var, Mısır’da var, Sümer’de de var. Şu da var Şamanizm ile Totemizm çok yakınlar. Kendini bir şey ile özdeşleştirme, bir ruha girme ve o ruhun kabileni, toplumunu koruduğuna inanma var. Yani doğa inançları. Keltler’de görülür, çok ciddi bir tapınma var. Çingenelerde de görülür. Müthiş bir doğa tapınması. Çingenelerin de hastasıyım bu arada. Her yerde görünüyor ve çok ilginç, kitaplara baktığım zaman bu insanların psikolojik durumları nevroza ve psikoza yakın. Yani bunlar esriyorlar kendilerinden geçiyorlar, bir yere gidiyorlar ve bir şeyin kılığına giriyorlar. Ve orada gördükleri şeyler var. Mesela Örümcek Nene var; İnka’da da var, Orta Asya’da da var. Nasıl oluyor?

YBBirbirini hiç görmemiş iki kültür, birbirleri ile hiçbir ilgisi yok ama aynı şeylere inanıyor.

MSD– Evet yani mesela hayat ağacı. Olağanüstü bir şey. Hayat ağacı Keltler’de, Türkler’de, Sümerler’de var. Ağaca tırmanmaya çalışan keçi motifi. Şimdi hayatı ve insanı oradan tuttuğunuz zaman çok sağlam. Yani herkes birbirine bağlı. Kuvvetli geliyor. Oradan baktığın zaman, yukarıdaki kamplaşma korkunç geliyor. Aslında ne kadar “BİR” olduğumuzu net görüyorsunuz. Tez konusu olarak “Yunanda Şamanizm” üzerine çalışmak istedim ama hocam ben çalışmam dedi.
“Totemizm” çalışayım dedim, çalışmam dedi. Ben nereye götürecektim bunu biliyor musunuz? Mesela ben Fenerbahçeliyim. Bizim takım çok ilginç. Mesela Beşiktaş kartal değil mi? Sen kendini kartalla özdeşleştiriyorsun. Galatasaraylılar Arslan ile. Şamanizm, totemizm. Net senin ritüellerin var. Bizim de var. Hepimizin var. Totemlerimiz var. İnanılmaz içindeyiz. Amerikan futbolu, basketbolu tamamen totemizm, Şamanizm. Yani şu anda bile yaşanıyor, inanılmaz hayatın içinde, araştırılmıyor. Böyle bir araştırma yok. Hala yazılmıyor bu.

MHYPeki neden hocanız bu konularda çalışmak istemedi?

MSD – Hocalarımız daha tipolojik çalışmalar olsun istiyor. İstanbul Üniversiteliyim ben bu arada. Bak şu Thyke meselesini bulduğumuz insanlarım şu anda Perge’de ki Arşitrav motiflerinin listeler
mimarideki tipolojisini üzerine çalışmak zorundalar misal. Ölçü alıyor, altı ay, bütün yaz laboratuvar ve saha çalışması yapıyor. Yani yapısal ölçüyor. Ama çoğu arkeoloğun kafasında başka bir şey var. Hayata dair bir şey var. Ya ben arşitrav ölçüp ne yapacağım? Şimdi benim dediğim şekilde bir kitap yazıldığını düşünebiliyor musunuz? Totemizm ve Şamanizm’i alacağım, getireceğim bugüne, takımlara, bizim günlük ritüellerimize bağlayacağım. Ben ve tribündeki dostlarım Avrupa Kupasında Fenerbahçe ilerlesin diye her perşembe kalkan yiyordum totem olsun diye. Param yoktu cebimde her ay arkadaşlarla gidip, kalkan yemişiz galibiyet almışız. Her maç gidiyoruz aynı restorant da aynı masada kalkan yiyiyoruz. Kalkanın kaç para olduğundan haberiniz var mı?(Gülüşmeler).

YBBurada araya girip bir soru sormam gerek. Arkeolojik olarak bu kadar zengin bir geçmişe sahip ülkemizde devlet politikası üretilirken bunun çok fazla göz ardı edildiğini görüyoruz. Sizce bunun sebebi nedir?
MSD– Hiç yanaşılmamış. Hatta birkaç kişi hatırlıyorum Kültür bakanlığı yapan. Fikri Sağlar’ı hatırlıyorum. Kültüre gerçekten verdiği destekle pırıl pırıl parlar. Bir de İsmail Cem. Kısa bir dönem Kültür Bakanlığı yaptı. Güzel işler, çabalar hep hatırlanıyor Bunların sebebi de gerçekten dünya görüşünün, bakış açısının çok geniş olmasıyla ilgili. Mesela İsmail Cem’in Dışişleri bakanlığı zamanındaki Yunanistan politikasını hatırlıyorum. Beraber sirtaki oynuyorlardı. Çok enteresan şeyler olmuştu. Benim temelim klasik arkeoloji. Ege ve Yunan tarihi. İnanın hiç farkımız yok. Eğer doğru ilişkiler kurulmuş olsaydı. Biz çok verimli iki ülkeydik. Şimdi tabi neden böyle? Yani ne yazık ki, bunun şu anda yaşadığımız cevapları var. Eğer bir ülkeye siz kültür verirseniz. Okuma verirseniz, o insanın güdülmeye, o insanın başka bir yerden doyurulmaya ihtiyacı kalmaz.
Avrupa insanı böyle mesela. Perge’de kazıdayım, Türk kafileyi dolaştıran rehber gelirdi, Plancia Magna diye bir kadın var. Perge’nin anası derler hatta. İmparatorluk ailesinden gelir. Perge’de sosyal tesisler yapıyor, inanılmaz hizmetleri var. Rehber aynen şöyle dedi. ”Bu kadın büyük bir genelev işleticisi.” Yok öyle bir şey. İmparator ailesinden yahu. Deli gibi para akıyor bu kadına. “Zaten başka türlü olmaz bu iş” dedi rehber. Mantık yürütüyor, kafiledeki herkes kahkahalarla güldü. Yabancı kafileler geliyor. Başlarında hiç kimse yok. Herkesin elinde kitap, hepsi nokta atışı yapıyor. Bu korkunç bir şey işte. Ben 1993’te arkeolojiye girdim 23 sene olmuş. Yirmi üç yılda hiç mi ilerleme olmaz, hep mi geri gider? Hala geriye gidiyor. Bu arada bu Osmanlı için de böyle. Ben öyle bir yerde oturuyorum ki, Üsküdar İskelesi’nde olan Mihrimah Sultan Camii’nin arka tarafındaki çıkmaz sokak. Ve direkt önüm Mimar Sinan Cami. Bilirsiniz belki, onun merdiveni kayıkhane merdivenidir. Denize iniyormuş eskiden. Olağanüstü güzellikte bir mermer merdivendi. Ve benim antik tapınak mimarisinde gördüğüm bir şey vardır. Mermer eğilir. Ayak basmaktan. İnsanlar çok adak adadıkları için. Eğer bir yerde çok aşınmış bir merdiven bulursak heyecanlanırız. Sadece eğik bir mermer, neden? Oradan çok geçilmiş, orada önemli bir şey var. Ya orası önemli bir yere gidiyor, ya da o önemli yerin kendisi. Merdiven çok önemli bir şeydir bizim için. Yani böyle küçük şeylerden büyük şeyler buluruz. Ve böyle harika soru işaretlerimiz vardır. Ve o mermerlerin hepsi eğikti. Üsküdar Belediyesi’ni yıllardır kimin yönettiği belli. İşte o mermer merdivenin üzerine çimento döktüler ve üzerini kötü apartman içinde kullanılan sahte mermer ile kapladılar. Merdiven camii ile aynı yaşta, yaklaşık beş yüz elli yıllık. Ve o esnada Muhteşem Yüzyıl oynuyor. Bırakın onu ben Muhteşem yüzyılı izlerken takılara falan bakıyorum sadece. Kafam gitti yani, sırf o arka planı görmek için, özenilmiş bir arka plan göreceğim, tarih doğru canlandırılıyor diye bölüm kaçırmıyorum. Gerçekten çok güzel ve çok özenilmişti. Sonra araya Osmanlı’da olmayan garip, yalan yanlış bir harem kültürü girdi işin içine. Dedim ki adam kendi kardeşini boğduruyor, öyle “Sülümen” falan diyemezsin. Öyle bir kültür yok. Sevdiğim padişahlar var ama düzgün bir şey yapmayı beceremiyoruz. Kültür olarak da doğruyu anlatmak, bildirmek işimize gelmiyor. Kültürü halkı yanıltarak, kendi işine uygun yanlış kalıplardan geçirerek kullanmak birilerinin işine geliyor. Kültürsüzlüğümüzün sebebi bu.

MHYSebepleri nedir sizce?

MSD– İşte söylediğim gibi, aklı başında, öğrenmek ve kendini geliştirmek isteyen, kültürü seven insan okumaya başlar, soru işaretlerini sever, kitap araştırır, yeni yayın ne çıkmış diye bakar. Ben öyle yapıyorum mesela. Bizde herkes arkeoloji biliyor. Osmanlı’yı övüp Osmanlı’yı bilmemek gibi Bizde herkes her şeyi biliyor aslında. Herkes konuşuyor. Göbekli Tepe, Hattuşaş falan. Hatırladığım kadarıyla Hattuşaş’ta bir gece bekçisi, sıkıldığı için çivi yazısı ile ilgilenmiş ve öğrenmiş. İşte sen bu adamı al çok büyük bir yere koy yani. Düşünebiliyor musunuz? Kurtuluş savaşından çıkmış ülke, böyle bir adam var. Başka yerde o adam için Üniversitelerde bölüm açılırdı. Köy enstitüsü dediğimiz olayın bittiği nokta işte burası. Köy enstitüleri olsaymış, biz şu anda hiç böyle şeyler yaşamıyor olurduk. Muhteşem bir ülkeydik. Sınırlarımızda sorunlarımızı bitirmiştik. Kendi içimizde daha şefkatli bir halktık. En acı taraf bunu kaybetmiş olmamız. Ben şu anda olanlara, gazetelerde, televizyonlarda gördüğüm şeylere inanamıyorum. Ne yazık ki kültürün beşiğinde kültürsüz bırakılmak üzerine kurgulanmış ve bunda da başarılı olunmuş, fanusta üzerinde deneyler yapılan, buna rağmen muhteşem bir ülkeyiz. Başka bir yer olacağını ben tahmin etmiyorum. Mesela Avrupalılarla dalga geçerler. Her duyduğuna inanıyor diye, saf derler. Saflar çünkü karşısındaki konuşan insanın bilgili olduğunu düşündüğü için, gerçekten öyle mi diye soruyor. Oysa ki değil. Değiliz yani ne yazık ki. Bu arada bu kadar tahribatın olduğu bir yerde bu kadar iyi eserin kalmış olması şaşırtıcı. Türk arkeologları bu konuda çokça tartışırlar. Kitabımdaki “Arka Bahçe” öykümde bunu da aktardım. İleri dönük bir çözüm sundum. Bir kısım “Eser çıkarılmalı” derken diğer taraf “çıkarılmamalı” der.

“KÜLTÜRÜN BEŞİĞİNDE KÜLTÜRSÜZ BIRAKILMAK ÜZERİNE KURGULANMIŞ MUHTEŞEM BİR ÜLKEYİZ”

1456144_10152027143437145_151935837_n

YB– Bir yazınızda “Allianoi” kazısından bahsediyorsunuz, bunun katıldığınız son kazı olduğunu, bununla ilgili bir film projesi olduğundan bahsediyorsunuz. Ve bunun Arka Bahçe’nin en büyük esin kaynağı olduğunu söylüyorsunuz. Biraz bundan bahseder misiniz?

MSD-Güzel yakalamışsınız ama o ayrı bir şey, şimdi film yabancılar tarafından yapılmış durumda anladığım kadarıyla ve çok ilginç. Daha festival tarzında kısa metrajlı bir film olacak. Ben de onu Allianoi kazısına katılmış arkadaşlardan görerek paylaştım. Çok üst üste geldi. Benim öykümün onunla bir ilgisi yok. Zaten benim öykümü kimse bilmiyordu. Bir tek editörüm okudu. Oradaki olaylar, bir kurtarma kazısıydı. DSİ (Devlet Su İşleri)’nin baraj yapımında sonuca gelindiğinde ki şans eseri bende oradaydım, çok ilginç her tarafın tütün, pamuk ve mısır tarlası olduğu bir yerden şehir fırladı, kocaman bir şehir. Geç dönem Roma’nın ve Hadrianus ki benim favori İmparatorlarımdan, (değerli bir insan) gerçekten. Marcus Aurelios bir numara, o ikidir benim için. Bir de generaldir. Askerleri tarafından çok sevilir. Onun bile uğradığı dünyadaki üçüncü sağlık merkezidir (Allianoi Asklepionu. Asklepion, sağlık merkezi, bizim şifa yurdu dediğimiz şey. Biz Allianoi’yi keşfedene kadar iki yer biliniyordu.) Bir Yunan Yarımadası’nda bir de Bergama’da var bildiğimiz. Bakın özellikle şimdi Edirne Üniversitesi’nde olan Ahmet Yaraş hocamızın büyük çabaları oldu. Kazı başkanıydı orada. Bergama Müzesi’nde belli bir dönem beraber çalıştık. Onun ve ekibinin dışında yine öğrenci olsun, arkeolog olsun, sanatçılar, yazar çizer insanlar da buna destek verdiler. Şehir sular altında kalmasın diye. Fakat şu anda elli metre suyun altında çamurlanıyor.

YBPeki bir baraj bu kadar önemli mi? Uğruna bu tarihi değerler yok ediliyor?

MSD- Hayır, şu an hiç bir işe yaramıyor. Oradaki köylülerle hala diyaloğumuz devam ediyor. Hepsi tarım yaptığı tarlasını kaybetti bir kere. Devlet el koyduktan sonra benim arazimi iyi fiyata alacak diye düşündüler ama öyle bir şey yok, sistem çok farklı.

YBBir raiç bedel belirleniyor ve o bedel üzerinden kamulaştırma işlemi yapılıyor.

MSD- Evet, benim bildiğim orada balık nüfusu arttı. Köylüler artık balık avlıyorlar. Dağ köyü “Tırmanlar” oldu sana balıkçı köyü. Yani sıkıntılı süreçlerdi. Biz de orada arkeolog olarak sonuçta insanların arazilerini kazdık. Bazıları vardır ya hani Anadolu’da tarihi eserlerin olduğu yerleri söylemezler. Orada toprak altında tarihi bir şeyler var, bütün köy biliyor ama söylersek başka şeyler olabilir diye kimse konuşmuyor. Tabi ki kaçak kazıları burada farklı bir yere koyuyorum. Çünkü o tamamen bir tahrip, korkunç bir şey. “Arka Bahçe”yi yazarken biraz daha kendimle ilgili mistik bir tarafa gittim. O mistik tarafın içinde benim için arkeoloji, Allianoi olarak şekillenmişti. Elimde “KargaBurun” asa ile Tolkien okuyarak yürüdüğüm, sincapları, gelincikleri dinlediğim yer.

MHYTam da Tolkien okunacak yer yani.

MSD– Çok fenaydı zaten şehre dönüş. Yani Tolkien orada okudum bitirdim. Hobbit ile başladım. Aman Allahım bu ne dedim. Sonra Yüzüklerin Efendisi’ni. Mesela onlar hatırladığım kadarıyla İthaki yayınlarından çıkmıştı. İthaki’den bir şey çıktıysa muhakkak bakan insanım. Sonra Silmarillion’ u (J.R.R. Tolkien) okudum. Zaten İthaki ailesinin içine girdikten sonra inanamadım. Tabii dedim bunlar yapacak. Daha gencecik, o kadar taze ama çok birikimli bir ekip. Başların da da Ünal Koçan var. İlk karşılaştığımızda Ünal Bey bana İthaki’yi nasıl bulduğumu sordu. “Çok iyi buldum. Çok arkanızdan konuşuyor arkadaşlar” dedim. “Ne diyorlar?” dedi. “Patron gibi değil dosttur diyorlar” dedim. O da güldü. Hakikatten her şeyi konuşabileceğiniz bir insan. Bana Hobbit’teki Tom Bombadil’i hatırlattı. Neyse Allianoi’ye geri dönelim. Oradaki o dolaşmalar, orada bulduğum şeyler ve kaybı. Mesela Allianoi hala yeryüzünde olsa bilmiyorum bu kadar etkilenir miydim? Herhalde etkilenmezdim. Ama şu anda olmaması, hatta birkaç metre çamurun altında kaldı tamamen, bu beni çok etkiliyor. Bir de elli yıl sonra işe yaramaz hale gelecek o baraj. Barajların da böyle bir sorunu var. Barajı yapıyorsunuz elli yıl kullanabiliyorsunuz, sonra işe yaramaz hale geliyor. Çamur oluyor. Belki orayı daha sonra tekrar tarıma açarlar ama on on beş metre aşağıya olacak. Tabi ki şimdi ki gibi çıkaramazsınız. Su, yapıları tahrip etmiştir bence.
Ve beni ben yapan, yani Murat S. Dural kim? sorusunun çok fazla cevabı var o arazide. Hakikatten o arazi işte benim sesim, sessizliğim. Zaten hikayeleri okuduktan sonra sizden de yorumlarınızı isteyeceğim. Özellikle senden (MHY) Sevinirim yani. Belki orada daha iyi anlaşılacaktır öykü okununca. Mesela şunu çok net söyleyebilirim size. Bunu da yazın.  (Gülüşmeler). Ben on üç senedir bu özel şirketteyim. Üç sene işsiz gezdim geçirdiğim kazadan dolayı. O zamandan beri hiç arkeoloji üzerine çalışmadım. Kişilik olarak tamamen arkeoloğum. Toplumun içine girdiğim vakit, bir şey anlatırken, bir şey yaparken, bir şey yazarken de hâlâ, hep arkeoloğum.

Röportör : Müge Hatice Yönter – Yılmaz Bezgin
Editör : Müge Hatice Yönter

                                                                                                                                                                          DEVAM EDECEK….

About Müge Hatice Yönter

Check Also

DEV DERBİYİ KİM KAZANIR?

Nefesler tutuldu, tüm gözler 22 Ekim Pazar akşamı Türk Telekom Stadyum'unda olacak. Fakat şimdiden  ana gündem maddesi, ''DEV DERBİ'yi kim kazanacak'' sorusu

2 Yorumlar

  1. Hayrlı olsun.. ALLAH başarını daim eylesin Müge Hatice Yönter.. Yılmaz Bezgin.. Taha AbdULLAH Altunlu.. Hayri Ayhan.. Seçkin Ekici.. Yusuf Demir

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir