Home / EN YENİLER / MURAT GÜLSOY – BAŞKALARINA SUNABİLECEĞİNİZ TEK ŞEY ÖZGÜNLÜĞÜNÜZDÜR

MURAT GÜLSOY – BAŞKALARINA SUNABİLECEĞİNİZ TEK ŞEY ÖZGÜNLÜĞÜNÜZDÜR

 

 

Boğaziçi Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü’nde öğretim üyeliği yapan Murat Gülsoy aynı zamanda edebiyat alanında birçok ödüllü kitabın yazarı. Öğrenim döneminde arkadaşlarıyla birlikte “Hayalet Gemi” isimli dergiyi çıkardı. 2010-2013 yılları arasında  da TRTTÜRK kanalında “Açık Şehir” programında sinemada edebiyat uyarlamalarını hazırlayıp sundu. 2004 yılından beri Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi ‘nin Genel Yayın Yönetmenliğini ve 2014 yılından beri de Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi müdürlüğünü sürdürüyor. 

2d8e812f-96bf-459b-8ccc-8216178b5601

YILMAZ BEZGİN (YB) – Okuyucularımıza kendinizi nasıl tanıtırsınız?
MURAT GÜLSOY (MG) – Boğaziçi Üniversitesinde Öğretim Üyesiyim. Biyomedikal alanında çalışıyorum. Aynı zamanda öykü ve roman yazıyorum.

YB – Çalışmalarınızdan biraz bahseder misiniz?

MG – Benim çalıştığım birim, Boğaziçi Üniversitesinde yüksek lisans eğitimi veren, araştırma yapan bir enstitü. Çok disiplinli, içinde çok çeşitli alanlardan gelen hocalar ve öğrenciler var. Herkes tıp teknolojileri başta olmak üzere kendi alanında biyomedikal araştırmaları yapar. Ben de orada kendi alanım olan ”Laserlerin tıpta kullanımı” üzerine çalışıyorum. Uzmanlığım bu. Ama benim kökenim Elektrik Elektronik Mühendisliği, sonra Psikoloji yüksek lisans çalışması yaptım. Çünkü o tarihlerde beyin bilimleri ile ilgileniyordum. Sonrasında bu yönelimim edebiyat alanında da belirli bir yol kat etmeme neden oldu. Yani ikisi beraber birbirini destekler niteliğe büründü. Sonra doktora çalışmamda biraz daha teknoloji kısmına kaydım. Şimdi ikili bir hayat sürüyorum. Hem biyomedikal ile uğraşıyorum, hem de edebiyatla ilgileniyorum. Bir yandan Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nin genel yayın yönetmenliğini, bir yandan da üniversitemizde kurulmuş olan Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi’nin müdürlüğü görevlerini yürütüyorum. Merkez’de bu sefer edebiyattan, tarihten, siyasetten, batı dillerinden gelen hocalarla birlikte bir disiplinler arası ortamda çalışıyorum. Böylelikle hem bilim ve teknoloji alanında hem de edebiyat ve beşeri bilimler alanında farklı insanlarla çalışma imkanı buluyorum. Onlarla beraber ortak projeler yürütüyoruz. Bu tabii çok zengin bir entelektüel alan açıyor. Orada edindiğim tecrübe bazen bu tarafta işe yarıyor. Bu taraftaki tecrübe o tarafı etkiliyor. Daha da önemlisi kişisel çalışmalarımda bana yardımcı oluyor. Çünkü sürekli aynı konuyu çalışmak bazen insana sıkıntı verebiliyor. İşte bu tür durumlarda diğer konuya geçerek bu sıkıntıları daha kolay aşabiliyorum. Farklı konularda çalışınca insan yorgunluk hissetmiyor.

YB- Laser doku etkileşimi ve laser doku kaynağı dediğiniz şeyi biraz daha açabilir misiniz?

MG- Laserlerin çok değişik uygulama alanları var. Bunların en önemlileri göz alanında. Örneğin şeker hastalığı gibi bazı sorunlarda gözün ağ tabakasında küçük kanamalar oluşuyor. Eskiden bu kanamaları durduramazlar, gözü kaybederlerdi ve hasta kör olurdu. Laserler çıktıktan sonra bu durdurulabilir hale geldi. Arkaya müdahale etmeniz lazım ama bıçakla bunu yapma şansınız yok. Ama ışık oraya geçebiliyor. Odaklandığında da çok yüksek bir enerji yoğunluğuna sahip olabildiği için orada bir etkileşime giriyor. Kısacası biz laserleri dokuları yakmak, dokuları buharlaştırmak, yok etmek, kesmek, yapıştırmak, kimi zaman bazı kimyasal reaksiyonları ortaya çıkarmak için kullanabiliyoruz. Bizim kullandığımız araştırmalardan bir tanesi doku kaynağı. Ameliyat kesileri nasıl kapatılır? Deriyi açıyorsunuz, içeride müdahaleyi yapıyorsunuz sonra bunu kapatmanız gerekiyor. Deri öyle bir şeydir ki, bizi dış dünyaya karşı korur. Açılan yerin açık kalmaması, bir an önce dış dünyadan yalıtılması gerekli, yoksa enfeksiyon olabilir. Dolayısıyla kapatma dikiş atılarak yapılan bir işlem. Çok önemli bir aşama bu. Ameliyatların başarıya ulaşması da sonrasında enfeksiyonun oluşmamasıyla ölçülür. Enfeksiyon olursa çabuk iyileşme olmaz, başka sorunlara yol açabilir. Dolayısıyla küçük delikler açıp içine endoskopi ile girildiği zaman daha çabuk iyileşme olur. Ama açık ameliyat yapıldığı zaman hem riski fazla hem de iyileşme süresi uzun sürüyor. Mesela dikiş atmaya bir alternatif olabilir mi diye de laserler araştırılıyor. Uygun özelliklere sahip laseri dikiş yapılacak o kesiye uyguladığınız zaman anında bir yapışma sağlanabiliyor. Dikiş attığınızda belki dört günde oluşacak olan kapanmayı anında yapabiliyor. Ama bunun dezavantajları da var, uyguladığınız bölgeyi hafif yakabiliyorsunuz. Sıcaklık etkisiyle olduğu için iz bırakabilir. O yüzden de henüz tam olarak kliniğe taşınmış değil. Yani gidip hastanede bulabildiğiniz bir şey değil. O yüzden bizim araştırdığımız bir alan. Bu örneklerden bir tanesi. Başka uygulamalarımız da var. Kanserli hücrelerin laserlerle yok edilmesi, dişlere takılan braketlerin laserle sökülmesi, beyin ameliyatlarında kontrollü bir şekilde dokuların buharlaştırılması gibi alanlarda çalışmalarımız sürüyor.

“Edebiyatçının kolektif çabayı öğrenmesi normalde beklenen bir şey değil. “

785cd77f-b366-4a24-a563-ea8fca149f3f

YB- Daha önce radyoculuk deneyiminiz oldu. Televizyonda program yaptınız ve Hayalet Gemi isimli bir dergi çıkardınız. Bir akademisyen olarak yayın hayatınızın bu kadar çeşitli olmasını nasıl açıklarsınız?
MG- Dergicilik ile başlayayım isterseniz. Çünkü her şeyin başında o vardı. 1992 yılında arkadaşlarla birlikte bir dergi çıkarmaya karar verdik. Çünkü o tarihte; ”Üniversitede insan okuyor, yazıyor, çiziyor ama mezun olduktan sonra artık yavaş yavaş iş hayatına giriyor. Ve bu kültürel hayattan kopuş başlıyor. Biz kopmak istemiyorsak, hiç olmazsa bir dergi çıkaralım ki, üretimlerimizi düzenli hale getirelim. Başkalarına ulaştıralım.” diye düşündük. O dönemlerde edebiyat ile ilgilenen gençler bir araya gelir ve dergi çıkarırlardı. Çünkü başka bir yolu yoktu. İnternet yoktu, sesinizi, düşüncenizi, üretiminizi iletmek için tek yol olarak dergi çıkarmak vardı. Tabii bu süreç bana çok şey kattı. Hem bir dergi çıkarmak için gerekli kolektif çabanın nasıl bir şey olduğunu öğrendim. Çünkü edebiyatçının kolektif çabayı öğrenmesi normalde beklenen bir şey değil. Edebiyatçı kendi kendine yazar. Ama dergi çıkarmak bir grup insanın yapabileceği bir iş. Dolayısıyla bir arada çalışmanın adabını öğrendiğim için çok şey kazandım. Daha sonra biyomedikalde laboratuvar kurup genç araştırmacılarla çalışırken de bu tecrübeden faydalandım. Dergi yayına başladı. Çok da başarılı oldu. On yıl sürdü. O sırada başka açılımlar oldu. Açık Radyo kurulmuştu, ”Gelin burada program yapın” diye dergiye bir davet gönderdiler. Bizim gibi başka dergilere de aynı davet gitti. Biz de programlar hazırlayıp orada yapmaya başladık. Bu programları yaparken de öğrenmeye devam ettik. Orada program yaparken TRT’den bir proje ile ilgili danışmanlık teklifi aldık. Böylece TRT’de çeşitli programlar için çalışmaya başladık. Bir başkası geldi. “Bir köşe var edebiyatçı olarak ne yapabilirsin” dedi. Ben de “sinema uyarlamaları ilginç olabilir” dedim. Yüzlerce program oldu bu şekilde. Böyle zincirleme gitti. Zaten iyi bir şeyler yaparsanız insanlar sizi buluyorlar ve birtakım teklifler getiriyorlar. Tabii hepsinde değişik tecrübeler oluyor. Hepsinin de güzel bir tarafı var.

 

TAHA ABDULLAH ALTUNLU (TAA) – Hocam edebiyata ilginiz küçük yaşlardan itibaren var mıydı?

MG –Vardı ama sadece bir okur olarak vardı. İlla da yazar olacağım diye bir düşüncem yoktu. Okumaktan zevk alıyordum. Zaten edebiyatta en önemli şey zevk almak. Zevk aldığım için okurdum. Farklı yazarları takip ettikçe de insanın önünde yepyeni bir dünya açılıyor. Sonra ortaokul yıllarında biraz biraz kompozisyon derslerinde kendimi belli etmeye başlamıştım. Ufak ufak öyküler yazıyordum ve insanların hoşuna gidiyordu. Yazdıklarıma olumlu tepkiler almak beni şevke getiriyordu ama lisede kurmaca yazmadım. Düşüncelerimi geliştirmek için inceleme kitaplarına yöneldim. Sonra üniversiteye girdiğimde hazırlık sınıfını okurken hem yabancı edebiyat hem de Türk Edebiyatının etkili, güzel örneklerinden okudum. O dönemde Oğuz Atay ile karşılaştım örneğin. Onun romanlarını okudum, o zaman dedim ki, ”Ben de yazmalıyım, ben de yazabilirim. Ben de yazacak olursam beni de içine alacak bir edebiyat varmış.” Oğuz Atay bana çok yakın geldi. Genç, dinamik ve edebiyata farklı bir bakış açısı getiren biri. Hem de mühendis. Ben de mühendislik öğrencisiyim. Ben de yazabilirim, hatta yazmalıyım dedim. Yani yazarlar o yüzden çok önemli, insanın ufkunu açıyorlar.

TAA – Tarzınızda da çok benzerlik var belli ki çok etkilenmişsiniz.

MG- Evet sonradan daha çok etkilendim. Zaten etkilenmeden etki yaratamıyorsunuz. Sanatta en önemli şey etkilenmek, sizin etkileniyor olmanızla siz de etkili bir şeyler üretebiliyorsunuz.

YB- Dergi bir ülke edebiyatının temel direğidir. Siz de dergicilik yapmış biri olarak, geçmişten günümüze Türk Edebiyatında dergiciliği nasıl değerlendirirsiniz?

MG- Eskiden önemli edebiyat dergileri vardı. İnsanlar buralarda yazarlar, pişerler, olgunlaşırlardı. Hatta yazarlar o dergi dönemleriyle anılırlardı. Serveti Fünun’dan başlayarak, Seçilmiş Hikayeler, A Dergisi, Varlık Dergisi gibi… Bizim Hayalet Gemi dergi dönemimiz de biraz böyleydi. On yıl boyunca oradan çok iyi edebiyatçılar çıktı. Şimdi de bir çok dergi var. Varlık Dergisi sürüyor tabii. Ayrıca artık kendine sağlam bir yer edinmiş Notos gibi bir dergi var. Çok sayıda küçük dergi de çıkıyor. Ama bunları gidip bayiden bulamıyorsunuz çoğu zaman. Ancak kitapçılardan ya da özel kanallardan elde edebiliyorsunuz. Bir de herkese ulaşan daha popüler edebiyat kültür dergileri var. OT gibi mizah ve türevi. Mizah ile popüler kültürün kesiştiği geniş bir alan yaratıyorlar. O alanda çok sayıda dergi çıkıyor. Belli ki okuru da var. Edebiyat metinleri ile başka türlü bir ilişki kuruyorlar. Benim çok ilgimi çekmiyor doğrusu. Hepsini birbirine benzetiyorum. Ben dergiciliğin edebiyatın sınırlarını zorlaması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca bugünün araçları başka türlü artık. Şimdi insanlar cep telefonundan kitap okuyabiliyorlar. İnternette blog açıp kendi yayıncın da olabiliyorsun. Elimizdeki araçlar şu anda çok gelişkin ama bizim onları kullanabilecek birikimimiz sınırlı. İçerik üretmekte problemimiz var. Ama içerik derken de sadece söz üretmekten bahsetmiyorum. İnternet ortamlarının anlatım biçimlerini de alıp kullanabilecek farklı şekillerde içerik üretmekten bahsediyorum. Bir ara ben bunu çok kafama takmıştım. Etkileşimli öyküler, okuru da öykünün içine dahil edecek, seçimler yaptıracak, öykünün şekillenmesine yardımcı olacak şekilde dinamik yapılar kurgulamak… Artık yayıncılığı klasik yayıncılıkla sınırlı düşünmemek lazım. Bu yol tabii bir yere varmadı. Çünkü çok zor bir yol. Bir de bu konuyla ilgilenenlerin teknik meselelerden uzak olduğunu düşünürsek kesişim noktaları biraz zor oluyor. Ama gelecekte olacak. Bugünün çocukları ellerinde tabletlerle büyüyorlar. Dolayısıyla bütün o internet ortamlarını çok rahat kullanıyorlar. Dünyaları da öyle. Artık okullarda bile video yapın diye ödevler veriliyor. Hiç değilse sunum yapın, poster yapın diye sürekli farklı dillerde bir şeyler anlatmaya yönlendiren bir eğitim var. Dolayısıyla yarının dünyası çok farklı olacaktır.

”Dünyaya kendini tanıtma, dünya okuruyla buluşmadaki en büyük engel, çeviri.

indir

YB – Türk Edebiyatının, Dünya Edebiyatındaki yerini nasıl görüyorsunuz?

MG – Dünyada da edebiyat şu anda bizdeki gibi, piyasanın ağırlıklı olarak belirlediği şekle büründü. Yani çok satanlar listesi ön planda. Edebiyat bugün artık kültür endüstrisinin bir parçası. Geçmişte ise daha çok entelektüel hayatı belirleyen ağırlığı olan bir alandı. İkinci dünya savaşı yıllarını düşündüğümüz zaman, Jean-Paul Sartre (https://tr.wikipedia.org/wiki/Jean-Paul_Sartre), Albert Camus (https://tr.wikipedia.org/wiki/Albert_Camus) gibi yazarlar aynı zamanda toplumsal ve tarihsel roller de oynayan, daha aktif, daha ağırlıklı figürler iken, şimdi dünya edebiyatında çoksatarlık kavramı ile birlikte edebiyat biraz daha eğlence ve kültür endüstrisinin bir uzantısı haline geldi. Ama öteki, has edebiyat da yok değil. Sadece görünürlüğünde bir sorun var. Tüm dünyada İngilizce edebiyatın ağırlığı çok fazla. Yani dünyaya kendini tanıtma, dünya okuruyla buluşmadaki en büyük engel, çeviri. Bizim ülkemizde yayınlanan kitapların yarısı çeviri kitaplardan oluşuyor. Almanya’da da böyle ama İngiltere’de yüzde doksan beşi İngiliz Edebiyatından çıkan eserler. Dünyanın geri kalanı o yüzde beşe girmeye çalışıyor. Amerika’da da farklı değil durum. İngilizce dışındaki bütün edebiyatlar o yüzde beşin içine girebilmek için kıyasıya yarışıyorlar. Bu durumda Türk Edebiyatının büyük bir bilinirliği olduğunu söylemek zor. En son Nobel ile birlikte bir görünürlük kazandı. Bir de TEDA Projesi kapsamında (http://www.teda.gov.tr) yurt dışındaki yayıncılara Türk Edebiyatına ait eserlerin çevirisini yapmaları konusunda destek sağlanıyor. Bunu Fransızlar da, Japonlar da yapıyorlar. Çünkü herkes İngilizceden çeviri yapıyor. Türkiye de o projeyi yaptı, epeyi bir etki uyandırdı. Bizim kitaplarımız bir çok dile çevirildi. Balkan Ülkelerinde, Avrupa’da, Çin gibi ülkelerde bu sayede çevirilerimiz yapıldı. Ama bu gerçekten kalıcı bir etki yaptı mı emin değilim. Belki de bu bir başlangıç ama yol çok uzun. Dünya edebiyatında bir yer edinmek çok kolay değil. Ayrıca majör bir edebiyat değiliz, Rus Edebiyatı, Latin Amerika Edebiyatı dediğimiz zaman bir yere oturuyor ama bu anlamda bir Türk edebiyatından bahsedemiyoruz. Bir kaç büyük yazar üstünden biliniyoruz. Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk gibi. Ondan sonraki bütün kitaplığı artık çok satanlar işgal ediyorlar.

YB – Yaratıcı yazarlık dediğinizde ne anlamalıyız?

MG – Öykü ve roman yazarlığı. Kısa tanımı bu. Burada yeni bir dünya yaratmaktan bahsettiği için yaratıcı yazarlık diyoruz. Yoksa sıfat olarak değil. Yazılan yaşadığımız gerçek dünyaya işaret etmez romanda ya da öyküde. Örneğin kitapta Taksim’de geçen bir olay anlatılıyor olsun. Taksim’de bomba patladı diye bir cümleyle karşılaştığımızda, eğer kitabın kapağında roman yazıyorsa biz gidip Taksim’de bombanın izini bulmayı beklemeyiz. Ama bu bir inceleme kitabı ya da bir anı kitabı ise o izleri ararız. Çünkü bu gerçeği işaret ediyordur. Hatta o izleri bulamazsak, yazarın bizi kandırdığını söyleriz. Ama kurmaca metinler, istediği kadar Taksim’de geçsin, istediği kadar gerçek bir olayı anlatıyormuş gibi yapsın, kapağında roman yazdığı an başka bir dünyayı işaret eder. Yaratılmış bir dünyadır o. İkisinin arasındaki en büyük fark budur.

YB – Üst düzey bir akademisyen olarak Türk Eğitim sistemi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

MG – Çok eksiğimiz var. Aslında eğitime yatırım yapıldığı zaman en hızlı geri dönüşü olan ve en büyük katma değeri üretecek sektör. On senede bir kuşak yetiştiriyorsun ve o kuşağın yapabileceklerinin sınırı yok. İnsan en büyük kaynaktır. Çünkü yaratma gücü vardır. Tabii bu gücün ortaya çıkabilmesi için iyi bir eğitim alması gerekir. Gelişkin zihinsel araçlara ve yaratıcılığa sahip olabilmesinin gereklerini yaptığınız zaman hem sanatta hem bilimde hem teknolojide inanılmaz işler ortaya çıkar. Ne yazık ki bunu yapan bir eğitim sistemi bizde yok. Az sayıda özel okul var ciddi olarak eğitim veren ama yaygın eğitimde bu son derece eksik. Sadece okullarda değil, evlerde de durum aynı. Ailede hiç kimse bir şey okumuyorsa, dünyası kısıtlı bir aile ise, okulda bir şey vermiyorsa artık bir çıkış yok demektir. İkisi birbirini destekleyen kurumlardır. Hatta aileye de eğitim verilmesi gerekiyor. Zaman zaman ona da geri bildirimde bulunması lazım. Kişiye, dogmalardan uzak, sorgulayıcı, eleştirel, analitik bir bakış açısı kazandırılması lazım. Bu eğitimi verirseniz çocuk sonunda üretici de olur, icat da yapar, o çok istediğimiz elektronik cihazları da yapar. Yani katma değer üretir. O zaman bin tır patates satıp bir tır akıllı telefon almazsınız.

YB – Romandan uyarlama film üretilmesine gelirsek bu durum sizce romanı ve filmi nasıl etkiliyor?

MG – İyi yapıldığı zaman ortaya yeni bir eser çıkar. O eser de yönetmenin eseridir. Ve aslında ben sanat yapıtlarının doğurganlığını seviyorum. Romandan filmin doğması bana fikir olarak kötü gelmiyor. Kimin neyi nasıl yaptığı önemli.
YB – Sizce en iyi olan uyarlamalara örnek verebilir misiniz?

MG – Aslında çok var. Mesela Fransız Teğmenin Kadını (John Fowles) uyarlama için çok zor bir romandır ama çok güzel bir film oldu. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Fransız_Teğmenin_Kadını) Bu filmde ortaya romandan bambaşka bir şey çıktı. Hem romanın temel felsefesi hem de yeni bir yorumlama var. Onun gibi bir çok eser var. Türk Edebiyatına baktığımızda ise, Aşk-ı Memnu’nun ilk dizisi çok güzel bir uyarlamaydı. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Aşk-ı_Memnu_(dizi,_1975))

“Aileye de eğitim verilmesi gerekiyor.”

40f2feeb-a0c4-43d8-8e47-e20de09f20dd

YB – Aynı zamanda “Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi” Müdürüsünüz. Bu merkezin çalışmaları hakkında bilgi verir misiniz?

MG – Adını Nâzım Hikmet’ten aldığı için öncelikle onun edebiyatı üzerine çalışmalar yapıyoruz. Biliyorsunuz Nâzım Hikmet uzun yıllar yasaklanmış bir şair. Hatta neredeyse adı suç ile eşdeğer hale getirilmişti. Türkiye’deki siyasi dalgalanmalara koşut bir seyir izleyerek yasak olmaktan çıktı, yayımlandı, vatandaşlığa iade edildi, hatta kitapları Milli Eğitimin önerdiği 100 temel eser arasına kadar girdi. Ama asıl önemli noktası, Nâzım Hikmet, Modern Türk Edebiyatının kurucu figürlerinden biridir, hatta belki de en önemlisidir. Son derece modern ve deneysel yapıtlar üreten çok yönlü bir sanatçı. Örneğin ”Memleketimden İnsan Manzaraları”. Muazzam yenilikçi bir yapıt. “Ben buna şiir diyemem ama şiiri, roman tekniğini, sinemayı, gazeteciliği kullanıyorum. İçinde çok değişik anlatım biçimlerini kullandığım yepyeni bir şey yapıyorum,” diyor. Bu kadar önemli bir şair ve yazar ama maalesef üzerinde çok az çalışma yapılabilmiş. 1965’de kitapları tekrar yayınlanmaya başlanıyor. Ondan önce yasak zaten. Sonrasında kitaplar yasak değil ama üzerinde çalışma yapmak yasak gibi düşünün. Ancak 2000’lerden sonra üzerine çalışmalar başladı ama çok cılız çalışmalar. Nâzım Hikmet’te üzerine çalışılacak çok alan var. Onun üzerine çalıştıkça kendi edebiyatımızı da daha iyi anlıyoruz. O yüzden bizim bu merkezdeki en önemli amacımız, Nâzım Hikmet üzerine araştırmalar yapmak, yapılmasını teşvik etmek. Mesela yürümekte olan projelerden bir tanesi, Nâzım Hikmet’in bütün hayatını ve eserlerini konu alan bir internet müzesi kurmak. Bunun için videolar çektik, belgeler taradık, kullanıcı girdiği zaman hayatının içinde gezer gibi içinde gezsin istiyoruz. Bir başka çalışma bütün bir bibliyografyasını oluşturmak. Araştırmacılar için internet sitesine girildiği zaman Nâzım Hikmet ile ilgili kim ne yazmış, kendisinin eserleri, bütün çevirileri bulunabilsin. Kendi yaptığımız araştırmalar var. Ona da “Şairin Etkisi” adını verdik. Yaşayan farklı kuşaklardan ve görüşlerden şairlerle bire bir söyleşiler yaptık. Nâzım Hikmet ile nasıl tanıştıkları, onu ilk nasıl duydukları, nelerinden etkilendikleri ya da bu etkiyi nasıl dile getirebilecekleri, ayrıldıkları noktalar veya Nâzım Hikmet’in Türk şiiri üzerindeki etkilerini sorduk. Şimdi bunları bir kitap haline getireceğiz. Bir başka çalışmayı Bilgisayar Mühendisliğinden arkadaşlarla yürütüyoruz, gelişkin veri madenciliği tekniklerini uygulayarak Nâzım Hikmet’in şiirlerindeki dilsel özellikleri araştırıyoruz. Bir yandan bunlara çalışıyoruz bir yandan da çeşitli etkinlikler, eğitim programları düzenliyoruz. En son her dönem açtığımız ”Türkiye’nin 150 Yılı” isimli bir eğitim programı devam ediyor. Dokuz hafta boyunca haftada üç saat. Akşamları ilk bir buçuk saatte tarihten bir hocamız geliyor, tarihsel dönemi anlatıyor. Sonraki bir buçuk saatte edebiyat hocası geliyor aynı dönemin edebiyatını anlatıyor. Böylelikle paralel olarak tarih ve edebiyatı beraber günümüze kadar getiriyoruz. Bu programa öğretmenler, akademisyenler, çok rağbet gösteriyorlar. Ve bunun gibi daha başka eğitim programları da yavaş yavaş açacağız. Yani araştırma, eğitim bizim oradaki asıl yaptığımız şeyler bunlar.

YB – Sizce iyi bir yazar olmanın sırrı nedir?

MG – İçtenlik. Her şeyden önemlisi numaracı olmamak. Çünkü yazıda bizi ilgilendiren en önemli şey, kişisel deneyimlerdir. O kişisel deneyimini ne kadar iyi yansıtıyorsa ben de onunla özdeşleşip adeta o deneyimi yaşıyormuşum gibi oluyorum. O yüzden numara yapmadan, kendisini sınırlayan her ne ise gerçekten onu yazdığı zaman hakiki oluyor. Dostoyevski mesela. Neden Suç ve Ceza’yı okuruz? Rusya’nın o dönemdeki durumunu merak etsem açar tarih, sosyoloji kitaplarından okurum. Zaten o tür bir bilgi vermiyor. O atmosferi veriyor ama orada o tarihte öyle bir insan olmak nasıl bir şey? Romanın baş kişisi Raskolnikov çok büyük idealleri olan bir genç aydın, Napolyon bazı şeyler yapabiliyor ben neden yapamıyorum diye sorgulamalar içinde. Tefeci bir kadını soyup, elde ettiği parayla iyi şeyler yapmayı planlıyor ama katil oluyor. Müthiş bir vicdan muhasebesi yapmak zorunda kalıyor. Felsefe, ahlak, din, siyaset her şey Raskolnikov’un hikayesinde kesişiyor. Çünkü o belirgin bir kişi. Dostoyevski’nin kendi içinden çekip çıkardığı bir kişi. Dostoyevski cinayet işlemiyor ama bir yerde ”Neredeyse cinayet işleyecek kadar kendimi kötü hissettiğim zamanlar vardı,” diyor. Parasızlık, kumarbazlık, epilepsi hastalığı, Rusya’nın durumu, idama mahkum olması ve daha birçok şey… Mesele şu, herkes orijinaldir, hepimiz birbirimizden farklıyız. Önemli olan o farklılığımızın üzerine çalışmak. Yani başkalarına sunabileceğimiz tek şey kendi özgünlüğümüzdür. Kendi üzerimize çalışmamızdır. Yoksa başkalarına akıl fikir vermek, işin doğrusu budur diye dayatmak, bir dünya görüşünü vaaz etmek değil. İnsanın kendi içinden nasıl bir tartışma çıkardığı önemli. O yüzden edebiyat düşünceye değil duyulara hitap eder her zaman. O âna, o kişisel deneyime. Bunu yakalamaya çalışmalı, bunun üzerinde çalışılmalı.

YB – Bir edebiyatçı ve akademisyen hassasiyetiyle mevcut gündemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

MG – Hem Dünya hem Türkiye çok zor zamanlar yaşıyor. Çok çeşitli sorunlar var. Bunların belki de en başında küresel iklim değişikliği geliyor. Onun yarattığı kuraklaşma, kaynakların paylaşımındaki enerji savaşları biliyorsunuz Ortadoğu’yu mahvetti. Ortadoğu’nun mahvolması bizi de değiştirmeye başladı. Yani bütün bir siyasi sistemimiz etkileniyor. Bütün insanlar etkileniyor. Baskı artıyor. Siyasi erk git gide otoriterleşme eğilimi gösteriyor. ABD’de Donald Trump seçildi. Avrupa’da sağ giderek yükseliyor. Bu sağın yükselmesi, ötekini dışlayıcı, tektipleştirici, göçmenleri ve dışarıdan gelen insanları öteleyici ve belki de bir noktadan sonra onların yok edileceği ya da yok edilmesine ses çıkarmayan bir yapı oluşumu anlamına geliyor. Bizi çok zor günler bekliyor. Her şeyin bir çırpıda düzeleceğini düşünmek zor. Ama bir yandan da umutsuz olmamak lazım. Sağduyuyu kaybetmemek lazım. Bence insanların temel ilkelerden uzaklaşmaması gerekiyor. O temel ilkeler de, insanlık değerleridir. Yaşama, barınma, çalışma, eğitim, sağlık ve özgürce düşünme, düşündüğünü söyleyebilme haklarına sahip olmaktır. İnsanlar bunları vicdanlarından sildiği zaman geri dönülmez hatalar yaparlar. Bundan dolayı çok kaygılanıyorum. Ortak bir ahlaki zemini kaybetmemek lazım. “Bu benim ahlakım, seninkine uymaz” gibi bir kutuplaşma hiç kimseyi hiç bir yere götürmez. Temel bir vatandaşlık bağı ile herkesin birbirine bağlanması, temel özgürlüklerin, temel hakların güvence altına alınması, hukukun güçlü olması gerekir, tarafgir değil. İnsanlar hukuka güvenmiyor, hastaneye gitmeye korkuyor, doktora güvenmiyor. Neden? Kötü eğitim, adam kayırmalar olmuş, sınav soruları çalınmış, hak etmeyenler birtakım mevkilere gelmiş. Ehliyet ikinci planda kalmış. Böyle bir ortamda her şey çürümeye başlıyor. Bizim gidecek başka bir ülkemiz yok. Sakin ve akıllı olmamız lazım. Herkesin işini iyi yapması lazım. Liyakat denen bir şey var değil mi ? Bunun tartışılmaya açılması bile ne kadar saçma. Birbirimize güvenmeli, yeni bir sayfa açmalıyız. Birimizin güvende olmadığı bir yerde kimse güvende olmaz.

Röportör : Yılmaz  Bezgin – Taha AbdUllah Altunlu

Editör : Müge Hatice Yönter

About RöportajTürk

Check Also

GÖRÜNENDEKİ GÖRÜNMEYEN, SÖYLENENDEKİ SÖYLENMEYEN

  Yüksek lisans tezimi Nihan Kaya’nın romanları üzerine yazdım. Doktorama da Nihan Kaya’nın kitapları konulu …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir