Home / EN YENİLER / İREM UZUNHASANOĞLU – GERÇEĞİN HAYAL İLE HARMANI; EDEBİYAT

İREM UZUNHASANOĞLU – GERÇEĞİN HAYAL İLE HARMANI; EDEBİYAT

Acıyı yaşayan bilir derler, çok doğru. Tarih kitaplarında okuduğumuz, anlatılanları sanki hikayeymiş gibi dinlediğimiz gerçek savaşların en acı verici yanını o savaşlarda, zorluklarda birebir bunlara tanık olanlar ve onların aileleri yaşadılar. Yazar İrem Uzunhasanoğlu da o ailelerden sadece birinin ferdi. 4. kuşak bir mübadil olan Uzunhasanoğlu, 1912- 1922 yılları arasındaki savaşlar nedeniyle Balkanlar’da, Ege Adalarında ve Anadolu’da yaşanan zorunlu göç acısını, mübadele zamanlarını, anneannesinin anılarını ‘Gitme Gül Yanakların Solar’ kitabıyla tarihin tozlu sayfalarında kaybolmaktan, unutulmaktan bir nevi kurtarmış oldu. Bugünlerde 3. baskısı çıkan kitabını yazmaya başladığı dönemler için kaynak sıkıntısı çektiğini vurgulayan yazar, bu konuyla ilgili suskunluklara dikkat çekerek çok zorlandığını da belirtiyor. Kitap, konusu itibariyle çok duygusallık barındırıyor olsa da kesinlikle sıkmadan, akıcı kurgusuyla zamanın nasıl geçtiğini fark ettirmeden bitiyor hatta neden daha uzun değil diye de soruyorsunuz..

Yine başka bir çalışması olan ‘365 – Her Güne Bir Yazı’ ise her yaşa uygun, yazmaya başlamak isteyenler için bir rehber niteliğinde. Türkiye’de bir ilk.

Ülkemizde örnekleri çok olmayan hatta hiç olmayan konulara değiniyor Uzunhasanoğlu, hassas ve bir o kadar da duyarlı. Yıllarca öğretmenlik yapmasının yanında 1 çocuk annesi olan yazarın enerjisine hayran kalmamak mümkün değil. Çeşitli dergilerde yazılar yazmaya devam ederken aynı zamanda doktora eğitimine de başlayan yazar İrem Uzunhasanoğlu ile bir araya geldik ve bakın neler neler konuştuk?

YILMAZ BEZGİN (YB) – Dünya genelinde çok yaygın olarak kullanılan bir yöntem. Her kesimden insanlara yazarlık yaptırma yöntemi. ‘365- Her Güne Bir Yazı’ isimli kitabınızdan bahsediyorum. Bu yöntemi Türkiye’de ilk siz denediniz. Bu fikir nereden çıktı? Nasıl bir etkileşim oldu bununla başlayalım.

 İREM UZUNHASANOĞLU (İU) – Aslında bu bir arz talep meselesi. 365’in ortaya çıkma fikri, tesadüf bir gün bir arkadaşımla telefonda konuşurken gelişti. ‘O kadar çok istiyorum ki bir şeyler yazmak fakat nereden başlayacağımı ve ne yazacağımı bilmiyorum, yardım eder misin?’ dedi. Bu tarz çok fazla mesaj alıyordum. Öğrencilerimden ve başka insanlardan da bu yönde talepler geliyordu. Onlara yol gösterici bir kitap derlemek istedim. ”365 – Her Güne Bir Yazı” ‘nın içinde 365 adet yazı egzersizi var. Yani hayal gücünüzü geliştirecek, eleştirel bakış açısını kazanmanızı sağlayacak çok güzel aktiviteler var içinde. İnsanlar onu açtığında kendine bir mektup yazıyor mesela. Ya da kendinin on sene önceki haline veya on sene sonraki haline mektup yazıyor. Öykü yazıyorlar. Örneğin; ben üç dört tane kelime veriyorum o kelimelerle bir öykü yazmalarını istiyorum. Çok keyifli, eğlenceli yazı alıştırmaları var içinde. Kitap çok iyi satıyor. Okullar, öğrenciler, edebiyat öğretmenleri çok rağbet gösteriyorlar. Yaş grubu olarak da on iki, on üç yaş grubundan başlıyor. Aslında yaş sınırlaması yok. Yaşsız bir kitap. O bir yoldaş, bir yol arkadaşı. Hep yazmak isteriz, hep bir yazma güdüsü vardır içimizde fakat bir türlü rayına koyamayız. Günlük tutarız olmaz, şiir yazarız olmaz yani bir türlü nereden başlayacağımızı bilemediğimiz noktada, bizi tetikleyen, ateşleyen, yol gösteren çok güzel bir kitap.

YB – O zaman hiç ayırım yapmadan herkesin istifade edebileceği bir kitap diyebiliriz.

İU – Evet tabii ki. Aslında çocuklara yazmanın yolunu göstermek için düşünmüştük ama kitap kendini aştı. Ben onu matbaaya gönderdiğim günden beri o resmen halka mal oldu. Ve deli gibi insanlar yazdıklarını yolluyorlar, öykülerini yolluyorlar. Hatta birinin öyküsü yayımlandı. 365 üzerinden yaptığı bir egzersiz ile öykü yazmış ve öyküsü yayımlanmış. Muhteşem bir şey bu tabii benim için.

YB – Okuyucuların yaptığı alıştırmalardan doğan öyküler ile ilgili bir derleme yapmayı düşünüyor musunuz?

İU – Aslında bu tarz çok teklifler geldi bana. Birlikte atölye yapma teklifleri falan. Tabii çok sayıda yaratıcı yazarlık atölyesi var piyasada. Öğrencilerle çalışmak benim hedefim. Derleme hiç düşünmedim ama atölye gibi bir çalışma yaparsam o zaman belki derleme yapabilirim. İyi bir fikir olabilir.

MÜGE HATİCE YÖNTER (MHY) – Piyasadaki yaratıcı yazarlık atölyeleri için ne düşünüyorsunuz? Son zamanlarda çok fazla türedi bu tür atölyeler.

İU – Çok fazla atölye var. Hepsi de büyük şehirlerde dönüyor. Hayat sadece büyük şehirlerde akmıyor. Gelmek isteyip de gelemeyenlerden çok fazla mesaj alıyorum. Taşrada yaşayan, büyük şehrin imkanlarına ulaşamayan okurlarım oluyor. Biraz da tüketim toplumu olduğumuz için belli dönemlerde furyalar oluyor, biraz da o furyaya uyma isteği oluyor. Elini sallasan bir tane yaratıcı yazarlık atölyesine çarpacaksın neredeyse. Hepsi ne kadar faydalı bilinmez. Eğitim veren kişinin hocalığına, yazarlığına, geçmişine yani backgraunduna (arka plan) bakmak gerekir. Para ödüyorsunuz, vakit ayırıyorsunuz çok dikkat etmek lazım. Yanlış yönlendiren, olumsuz yorumlarla insanların şevkini kıran da olabilir. Sırf bu yüzden öykü yazmayı bırakan arkadaşlarım var. Halbuki atölyede ders veren herkes otorite değil, yetkili değil, karar mekanizması hiç değil. Sadece bir yol gösterici olarak görülmeliler.

”Sanatın Her Dalı Eğer ilgi Duyuyorsanız Geliştirilebilir”

YB – O zaman burada bir izaha ihtiyaç hasıl oldu sanki, yaratıcı yazarlık nedir?

İU – Aslında yaratıcı yazar diye bir şey yok. Yaratıcı yazı diyoruz. ‘Creative writing’ bunun İngilizcesi. 1950’lerde Amerika’da ortaya çıkan bir akım. Fakat orada çok önemseniyor hatta üniversitelerde kürsüleri var. Kürsülerde de ünlü yazarlar var. Joyce Carol Oates, Margaret Atwood gibi mesela. Bunlar üniversitelerin yaratıcı yazılar bölümlerinin başında ve buraya hukuk veya iletişim okumaya gider gibi çocuklar yazı okumaya gidiyor. Bu akımda aslında öğretilen şey şu; Bir kere yaratıcılık öğretilir mi, geliştirilir mi? Yazarlık öğretilir mi, geliştirilir mi? Ben çocuklarla yaptığım çalışmalarda öncelikle bunu soruyorum. Sanatın her dalı eğer ilgi duyuyorsanız geliştirilebilir. Yani fotoğrafçılık, heykeltraş, ressam vb. aklınıza sanatın hangi dalı geliyorsa. Bir ağacı fotoğraflamak istersiniz, sabah gidersiniz, akşam, öğlen, gün ışığında, yağmurda gidersiniz ve en iyi şekilde onu fotoğraflamayı geliştirerek öğrenebilirsiniz. Ya da karşına bir meyve sepeti koyarsın ve bunu elli kere çizersin ve görürsün ki birinci ile ellinci arasında çok büyük bir fark vardır. Çünkü kendini geliştirmişsindir. Sanatın her dalı böyledir. Yazarlık da böyledir. Yaratıcılık esnetilebilir, arkadaşlar. Mesela ‘Alice Harikalar Diyarında’ müthiş bir alegorik kitap. Çok önemsiyorum, kıymet veriyorum. ‘Harry Potter’ fantastik edebiyat için çok önemli. Sizi bu yazarların beynine davet ediyorum. J.K. Rowling, ‘Harry Potter’ serisini yazmaya başladığında bir gün bir peronda oturuyor, dokuzuncu peron, treni rötar yaptığında duvara bakıyor ve ”Bu duvarın içinden acaba bir tren geçse ve bir büyücülük okuluna gitse” diyor ve böyle bir şey başlatıyor. Bu gerçekten bir yaratıcılık ve etrafına karşı duyarlı olma hali, etrafındakileri fark etmek. Sadece kafamızı sosyal medyaya gömüyoruz ya biz, kendimi de eleştiriyorum bu konuda. Biraz kafayı kaldırıp çevremize, doğaya, etrafımızda olup bitenlere baksak. Biraz önce buraya gelirken tramvaya bindim ve yanımda oturan insanları inceledim. Ne düşündüklerini, nasıl bir hayata sahip olduklarını? Bunlarla yaratıcılığın gelişebileceği şeyler yapılabilir. Böyle şeyler farkındalık yaratıyor. Farkındalık yaratınca da o becerini geliştirmiş oluyorsun. Ve yaratıcı yazı kurslarında öğretilen şey teknik kısımda ‘Kurmaca nasıl yapılır?’ Kurmaca dediğimiz şey, kurgu yani hikaye uydurma. Yazar hayattan hikaye çalar. Fakat gerçeği de bire bir yazamaz. Bu yazarlık değildir. Gerçeği hayalle ve yaratıcılıkla desteklediğinde ve harmanladığında ortaya çıkan şey, edebiyat.

 

”Doğuştan Yetenek Diye Bir Gerçek de Tabii ki Var”

YB – Yazarın hayal gücü ve onun yetenekleriyle yanına biraz da eğitimini koyduğu zaman bunu rahatlıkla yapabilir.

İU – Kesinlikle doğru. Tabii bunu içgüdüsel olarak yapanlar da var. Kafka gerçeği var. Bizim ülkemizde bir Latife Tekin gerçeği var. Kendisiyle sohbet ettiğimde hala şaşkınlığa düştüğüm, yirmi yaşında yazdığı ”Sevgili Arsız Ölüm” ü var. Muhteşem bir kült roman. Doğuştan yetenek diye bir gerçek de tabii ki var.

MHY – Biraz da bakış açısının farklı olması gerekiyor sanırım bu anlamda.

İU – Bakış açısı tabii ki, bir de öbür yandan bakmak. ‘365- Her Güne Bir Yazı’da bunu yapmaya çalıştım. Parkta bir kadın ile bir adam konuşuyor, elinde bir köpek tutuyor. ” Senden bıktım” diye çok basit bir cümle kuruyor. Bunu kadın bize anlatsa nasıl bir öykü çıkar ortaya? Bunu adam bize anlatsa nasıl bir öykü çıkar ortaya? Belki hatta köpek anlatsa nasıl bir öykü çıkacak ortaya? Perspektif dediğimiz bakış açısı, edebiyatta çok önem kazanıyor. Bunları farkında olarak anlatma tekniği ile harmanladığınızda ortaya bir şeyler çıkacaktır.
Çok önemli tarihi olayları alıp çarpıtmayı ben hiç doğru bulmuyorum. Kendi hikayeni ya da kendi gözlemlediğin ailenden, yaşadığın kendi özünden olmayan hiç bir şeyi anlatmayı ben doğru bulmuyorum. Çünkü metin orada samimiyetini kaybediyor. Kendi yaşamadığın bir şeyi yazmak doğru gelmiyor bana. Ben mübadele yıllarını yazdım ama en azından yaşayan bir aile bireyim vardı. Ben aylarca onu dinledim ve ses kaydı aldım. Onun hikayelerini dinledim. Yani kendi özümsemediğin bir şeyi yazmayı hoş bulmuyorum. Mesela Murat Gülsoy ”Gölgeler ve Hayaller Şehri” romanında bunu yaptı. Tarihe dokunmadı, çarpıtmadı fakat ona kendinden bir şey ekledi. Bir kurgu yaptı. Bu kitapta Beşir Fuat’ın hikayesini anlattı. Bir oğlu varmış gibi hikayeyi ona anlattırdı. Böyle değişik teknikler yapılabilir ama dizilerde ”Muhteşem Yüzyıl” gibi çarpıtmalar değil tabii ki.

 

”Ben Gerçekten Sosyal Medyayı İyi Kullandığımı Düşünüyorum”

MHY – Aktif bir sosyal medya kullanıcısı olarak sosyal medya için neler söyleyebilirsiniz?

İU – Sosyal medyada her şey o kadar rahat işliyor ki, güzel insanlarla tanışıyorsun, güzel bağlantıların, güzel okurlarla sohbet etme şansın oluyor. Ben gerçekten sosyal medyayı iyi kullandığımı düşünüyorum. Hiç kimseyi de geri çevirmiyorum, herkesle sohbet ediyorum. Çünkü insanlarla sohbet etmeyi, onların hikayelerini dinlemeyi seviyorum. Sosyal medyayı ağırlıklı olarak kitap için kullanıyorum. Okuduklarımı ki iyi bir okur olduğumu düşünüyorum, paylaşıyorum. Dünya edebiyatını okurum. En son Çin edebiyatından ”Mohian”ı okudum. Şimdi Peru edebiyatından okuyorum. Japon edebiyatından okurum. Sıkı bir okuma düzenim var. O yüzden de insanlar çok seviyorlar. Hep bana ” Ne kadar şanslısınız okumaya vakit bulabiliyorsunuz” derler.

 

“Metroda, Otobüste, Parkta Her Yerde Elinize Kitap Alın Okuyun ve Farkındalık Yaratın”

MHY – Aynı zamanda eğitimcisiniz, İngiliz edebiyatı okudunuz, yüksek lisans yaptınız bu konuda. Eğitim verdiniz. Halen de devam ediyorsunuz. Bu kadar yoğunluğun arasında okumaya vakit ayırabilmeniz çok önemli, bunu nasıl yapıyorsunz?

İU – Aslında şu anda tam zamanlı çalışmadığım için biraz daha rahatım. Eğer tam zamanlı çalışmaya devam etseydim, öğretmenliğe tam zamanlı olarak devam ediyor olsaydım çok zordu. Çünkü ben zor okullarda çalıştım. Akşamları, geceleri de oturup çalışmam gerekiyordu. Sadece derse girip çıktığım okullarla çalışmadım hiç bir zaman. Benim bir de küçük oğlum var. Hem çocuk, hem ev, hem iş, hem yazı, hem de kitap olmazdı. Birinden feragat etmem gerekiyordu. Öğretmenlikten feragat ettim. Bu da doktoraya da yönelebilmek için aldığım bir karardı. Şu an sadece yazı yazıyorum, çeviri yapıyorum ve okuyorum.

MHY – Sarp (oğlu) nasıl karşılıyor bu durumu?

İU – O halinden çok memnun. Yuvadan alıyorum, ‘Haydi anne kitapçıya gidelim’ diyor. Tamam diyorum, oldu bu iş. Annesine çekti, tamamdır. Her akşam en az üç masal okumadan beni bırakmıyor. Kitapları çok seviyor. Kitaplığı var, hem çocuk kitapları hem de ileride güzel bir kütüphanesi olsun istiyorum. O yüzden yazar dostlarımdan hiç kaçırmıyorum, imzalarını Sarp için alıyorum. Ona güzel bir kütüphane bırakmak istiyorum. Yavaş yavaş oluşturmaya başladık. Tabii daha dört yaşında, kıymetini bilecek inşaAllah bir gün.

MHY – Zaten okuma alışkanlığı aslında okulda değil ailede başlar. Siz ne kadar oku derseniz deyin eğer siz kitap okumuyorsanız çocuğunuz da okumaz.

İU – Kesinlikle. Eğer anne baba karşısında televizyon izliyorsa o da televizyon izler. Bunun aksi mümkün değil. Anne baba geliyor elinde tablet, telefon ‘Sen otur ders çalış, sen otur kitabını oku’ diyor. Okumaz o çocuk. Ama mesela ben Sarp’ın yanında bol bol kitap okurum. Ona değil, kendim okurum. ‘Sarp benim kitap okuma vaktim şu an’ derim. ‘Haydi sen de biraz istersen kitap bak, istemiyorsan boyama yap.’ O da kendine bir kitap seçer yanıma gelir. Görüyor benim okuduğumu ve buna vakit ayırdığımı. En sevmediğim cümledir, “Boş vakitlerimde kitap okurum.” Öyle bir şey yok, kitap okumak boş vakit işi değil. Emek işi, herkese diyorum ‘Beyninize yatırım yapın.” Boş boş resim bakacağınıza gidin bir sayfa kitap okuyun. Çünkü sosyal medya çok vaktimizi alıyor. Ben de dahil sosyal medyaya girip bir saat resim bakmak çok daha cazip geliyor, özellikle ergenlere. Ben hep çocuklara “Metroda, otobüste, parkta her yerde elinize kitap alın okuyun ve farkındalık yaratın. Dergi okuyun farkındalık yaratın.” derim. Yani insanlar size artık deli mi bu ya metroda kitap okuyor diye bakmıyor. Yavaş yavaş oturdu artık.

 

MHY – Çevirmenlik de yapıyorsunuz. Buradaki işleyiş nasıl?

İU – Çevirmenlik çok eğlenceli. Bulmaca çözer gibi cümle cümle ilerliyorum. Şu anda çevirdiğim yazarla da çok iyi uyuştuk, çok iyi anlaştık. Çevirmenlik dediğin şey aslında motomot çeviri değil. Sıfırdan yazıyorsun, sıfırdan bir metin üretiyorsun. Onu başka bir dilde tekrardan var ediyorsun. O yüzden çok kıymetli bir iş. Çok da eğlenceli. Vaktimi de güzel ayarlayabiliyorum. İstersem gece, istersem sabahın erken saati. O konuda bana o rahatı ve esnekliği sağladığı için çok seviyorum.

 

”Romanda Birebir Gerçek Olmayan Şeyler de Var Ama Mediha Hanım ile Emin Beyin Aşkı Gerçek”

YB – ‘Gitme Gül Yanakların Solar’ a gelirsek geçmişimiz çok derin acılarla dolu. Çok büyük acılar yaşanmış. Mübadele de bu acıların çok derin yaşandığı olaylardan biri. Ve siz bu kitabınızda bu konuyu işliyorsunuz. Ailenizde bu acıyı yaşayan var. Bu kitabın hikayesini sizden dinleyelim istiyoruz.

İU – Kitapta bire bir yaşanmış gerçek olaylar da var, kurgu da var. Anneannemin hikayesinden yola çıktım. Göç, çok güzel bir konu. Yani acılar, aile dramları, parçalanmış aileler, okudukça insanın ruhuna, kalbine dokunan, canını acıtan özellikle mübadele, zorunlu göç. Toprağından, vatanından koparılmış olman çok acı veren mevzular. Ve yıllarca yazılmadı, çizilmedi. Neden yazılmadı? Çünkü insanlar sustu. Ege’nin karşı kıyısında böyle olmadı. Onlar 1923’te bu mübadele olduktan sonra 1930 kuşağı deliler gibi bunu yazmaya başladılar. Kendi anılarını birinci ağızdan yazdılar. Bizde birinci ağızdan yazılmış hiç bir kaynak, hiç bir metin yok. Yazılmadı senelerce, 1990’lara gelene kadar. Neredeyse Yaşar Kemal’in ‘Ada’ dörtlemesine gelene kadar yazılmadı. Şu an popüler. İnsanlar yavaş yavaş işlemeye, anneannelerinin, babaannelerinin hikayelerini dinlemeye başladılar. Çok fazla Rumelili var. Etrafınızdaki arkadaşlarınızla konuşursanız mutlaka içlerinden Rumelili çıkar. Bu hikayeyi kaleme almak, ilk romanım olarak bunu yazmış olmak yaptığım en güzel işlerden biri. Bir çok yazar ilk romanından pişmanlık duyar, korkar, gizler, saklar. Benim asla pişmanlık duymadan, göğsümü gere gere, ‘Bu benim anneannemin hikayesidir. İyi ki ben bunu yazdım ve göç edebiyatına bir katkıda bulundum’ dediğim bir roman.

MHY – Biraz Mediha hanım ile Emin efendiden bahsedelim.

İU – Mediha hanım benim anneannemin annesi. Ve beni büyüten nenem aslında. Orada kurguda biraz karışıklık var. Oradaki yazar kadının yaşı bayağı büyük, okuyanlar ben olduğumu sansa da ben değilim. Romanda birebir gerçek olmayan şeyler de var ama Mediha hanım ile Emin beyin aşkı gerçek. Doğu seyahatleri, Palu’da yaşadıkları gerçek. Midilli adasından kayıklarla yaptıkları göç gerçek. Mekanları ve isimleri gerçek kullandım. Fakat onunla birlikte modern zamanda ilerleyen o yazar kadına çevirmenle beraber, bir de karşı yakadan bir hikaye eklemek istedim. Bunu da çevirmenin omuzlarına yükledim. Çünkü bu mübadele tek taraflı olmadı. Buradan da insanlar topraklarından koparılıp gönderildiler. O yüzden Colin var. Onun da hikayesini kattık.

MHY – Mediha hanımın daha kırk günü dolmadan bu göçe çıkması çok dokunaklı.

İU – Beni en çok etkileyen bu olmuştu zaten. O bölümü yazarken yeni oğlum olmuştu, çok duygusal bir zamandı. Ve kırk günlük bir bebekle o şartlarda göç ediyor olmak bana korkunç bir acı verdi. Çünkü ben kırk günlük bir bebeği evden bile çıkarttığımda insanlar bana ‘ Bu bebeğin dışarıda ne işi var?’ derler. Bebek hassastır, mikroba, virüse her şeye açıktır. Onu devamlı üç saatte bir emzirmen gerekir. O lohusa dönemi, o annelik bambaşka bir şey. Ve bu insanların kervanlarla, katırların, öküzlerin sırtında 29 günlük bir bebekle yol almaları dramatik bir hikaye. Ve o bebeğin de hayatta kalması bir mucize. Bunu Çağan Irmak filme aldığında (Dedemin İnsanları) orada bir gemi sahnesi vardır. Çok fazla mikrop, virüs, enfeksiyon kol gezer. Bebek ölüyor ve denize atmak zorundalar. Çünkü bulaşıcı hastalık. Atmazlarsa gemideki herkes kırılacak. Çok büyük bir dram.

YB – Peki bu karşı yakada çok yazıldı ama bizde hiç yazılmadı dediniz. Neden yazılmadı bizde?

İU – Mübadillerin sosyolojik yapısını da incelemek lazım. Ben biraz araştırma yaptım bu konuda. Gerçekten büyük bir suskunluk. Biraz da yasak, bahsetmek yasak. Yok yani metin taraması yapıyorsun hiç bir yazar mı bundan bahsetmedi? Bir sürü büyük yazarımız var ve hiç biri mi bu konuya eğilmedi? Sanki üstü kapatılmış, örtülmüş, unutulmuş, hiç yaşanmamış gibi. Halbuki Atatürk’ün annesi Zübeyde hanım bile o topraklardan geliyor, mübadele ile yani önemli bir konu, hayatımızda önemli bir yer tutması gerekirken bir suskunluk var.

MHY – Siz bunu araştırırken engellemeler ya da zorluklarla karşılaştınız mı?

İU – O şekilde bir engelleme yok. Çünkü artık bu çağda böyle engellemeler artık çok zor ama kaynak yok. Kaynak olmayınca da araştırma yapmak da olanaksız hale geliyor.

 

MHY – Bundan sonra bu konuyu araştırmak isteyenler için bir kaynak var artık. ‘Gitme Gül Yanakların Solar’ bu noktada bir boşluğu dolduruyor diyebiliriz.

İU – Evet tabii ki. Mesela Nafia hanım 1920’lerde Eyüp’te yaşıyor ve Eyüp’te vapur seferleri varmış. Araştırdım gerçekten de varmış o dönemde. Seferlerine kadar buldum. O zaman Haliç’in semtleri arasında vapur seferleri varmış ama şimdi artık yok. Böyle bir konuyu bile çok iyi araştırarak yazdım kitabıma.

MHY – Anneanneniz olayları anlatırken ya da kitaba tepkisi nasıl oldu?

İU – Kitap ilk eline geldiğinde ağladı. O anı fotoğrafladım. Hala baktığımda tüylerim diken diken oluyor. Muhteşem bir an. Şimdi kitabı yeniden okumaya başladı. Tabii kendi ailesinin hikayesi. Bir de insanlardan çok güzel geri dönüşler alıyor. Ahmet bey, Nafia hanım ile alakalı, karpuz lambalarla ilgili herkes ağlamış. Mesela bu gerçek bir hikayedir. Hala anneannem anlatır durur.

 

Röportör : Müge H. YÖNTER – Yılmaz BEZGİN

Editör      : Müge H. YÖNTER

About RöportajTürk

Check Also

KALİTELİ KOMEDİ YAPMAK KOLAY DEĞİL

Yıllarını sinemaya adamış bir isimle beraberdik. Kimsenin sinema eleştirmenliği yapmayı meslek olarak görmediği bir zamanda …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir