Home / EN YENİLER / HIFZI TOPUZ – ENGİN BİR DENİZ, KOCA BİR ÇINAR

HIFZI TOPUZ – ENGİN BİR DENİZ, KOCA BİR ÇINAR

 

1923 yılında İstanbul’da doğan, eğitimini Galatasaray Lisesi’nde aldıktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde devam eden, Strasbourg Üniversitesi’nde devlet hukuku ve gazetecilik alanlarında yüksek lisans ve yine Strasbourg Üniversite’sinden gazetecilik doktorası alan gazeteci, yazar cumhuriyetimiz ile yaşıt Hıfzı Topuz konuğumuz oldu.

1947- 1958 yılları arasında Akşam Gazetesi’nde istihbarat şefi sonra yazı işleri müdürü olan Topuz, yıllar boyu Paris’te (UNESCO) sürdürdüğü iletişim faaliyetlerini Türkiye’ye taşıyan bir isim. İletişim Araştırmaları Derneği (İLAD) ‘nin kurucusu olan Hıfzı Topuz, İstanbul Gazeteciler Sendikası’nın da kurucuları arasında. Paris’te UNESCO Genel Merkezi’nde Özgür Haber Dolaşımı Şefi olarak çalışan Topuz uluslararası gazetecilik örgütleri arasında mesleksel işbirliği, basın ahlakı, gazetecilik eğitimi ve gazetecilerin korunması projelerini yönetti. TRT’de Radyolardan Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı’nda bulundu. Anadolu Üniversitesi, Galatasaray ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültelerinde basın, radyo-televizyon tarihi, uluslararası iletişim ve siyasal iletişim dersleri verdi.

Engin bir deniz, koca bir çınar olarak da adlandırabileceğimiz gazeteciliğin büyük ustası Hıfzı Topuz ile Basın Tarihi’nden Nazım Hikmet ile tanışmasına, Hasan Fehmi’den günümüze gazetecilerin sıkıntılarına ve 79 yıllık unutamadığı aşkına kadar uzanan sohbet tadında bir söyleşi yaptık.

 

Gazeteci Olduğum İçin Asla Pişman Olmadım. Bugün Yeniden Başlamak Gerekirse Yine Gazeteci Olurum. Hiç Ödün Vermedim, Satılmadım, Bağımsız Kaldım. Bundan Dolayı Çok Memnunum

20170507_150747

 

YILMAZ BEZGİN (YB) –  Cumhuriyetle yaşıt olduğunuzu biliyoruz. 94 yıllık ömrünüz gerçekten dolu dolu geçmiş bir ömür. Sabaha kadar konuşsak yeterli gelmez mutlaka ama geriye dönüp baktığınızda neler görüyorsunuz? Geçen zamanı nasıl değerlendiriyorsunuz? 

HIFZI TOPUZ (HT) – Cumhuriyetten biraz büyüğüm aslında. 9 ay kadar büyüğüm. (Gülüyor) Ben kendimi bildiğim zaman Türkiye’nin ortamı çok düzgündü ve bunun değişeceğini ümit etmiyordum. Cumhuriyet sağlam temellere oturdu, laiklik, devrimcilik değişmez diye düşünüyordum. Osmanlı dönemi kapanmıştı ve şeriatçılıkla alakamız kesilmişti. Aydınlanma döneminin içerisindeydik. Yani aydınlanmayı fikir olarak Tevfik Fikret getirdi ama bunu devlet politikası yapan Atatürk oldu. Bu çok önemli bir şeydi. Aydınlanma, adı var. Fikirler de var. Tevfik Fikret’in de başına gelmedik bela kalmadı ama devlet politikasını yapan Atatürk oldu. Atatürk olmasaydı bugünkü hali daha evvel yaşayacaktık. Onları gördüm. Sonra her zaman politikayı izledim. Rol almadım ama her zaman arkadaşlarım, tanıdıklarım oldu. Gazeteci olarak herkes ile konuşmalar yapmaya çalıştım ve ondan hiç kopmadım. Bunları yaşadığım için mutluyum. İyi şeyler gördüm, iyi şeyler yaşadım. Gazeteci olduğum için de asla pişman olmadım. Bugün yeniden başlamak gerekirse yine gazeteci olurum. Hiç ödün vermedim, satılmadım, bağımsız kaldım. Bundan dolayı da çok memnunum.

 

‘Sendikacı ve Solcu Olarak Tanınan İnsanların İş Bulmaları Kolay Değildi’

IMG_4354

 

MÜGE HATİCE YÖNTER (MHY) – Peki Galatasaray Lisesi mezunu olmanızın etkisiyle Fransız kültürü içinde yetiştiniz. Anılarınızdan da bildiğimiz kadarıyla Paris sizin için çok önemli bir şehir. Bu kültürün sizde nasıl etkileri oldu?

HT – Ben ilkokula Papazlar’da başladım. Saint-Louis falan vardı. Ailem aydınlanmacıydı, devrimciydi. Annem, babaannem, babam hepsi öyleydi. Kardeşlerim Galatasaray Lisesinde okuyorlardı. Ağabeyim, babası ve büyükbabası Galatasaray mezunuydu. Ağabeyim benden on yaş büyüktü. Öbür kardeşlerim de Galatasaray’da okudu. Galatasaray bizim için bir gelenekti. Fransız kültürü, batı kültürü, benim için laiklikti, devrimcilikti ve şeriatçılığa karşı aydınlanmacılıktı, akılcılıktı. Ben böyle bildim, böyle yetiştim. Çok memnunum. Kendimi bildim bileli akılcı oldum. Ve onu hala sürdürüyorum. Bundan sonra da değişmeme imkan yok. O bakımdan Fransız kültürü bana bunu verdi. Sonra 1952’de Fransa’ya gittim. Bir sene kaldım. Konuşmadığım, röportaj yapmadığım kimse kalmadı. Cumhuriyet ve Akşam’a iki röportaj gönderiyordum. Sonra bir dergiye her hafta bir röportaj gönderiyordum. ’20. Asır’ diye bir dergi. Sonra Yeditepe’ye yazı yazıyordum. Tüm park toplantılarına katılıyordum. Yürüyüşlere katılıyordum ama bağımsız olarak tüm bunları izliyordum. Ülkeye döndükten sonra Akşam’a geri döndüm ve yazı işleri müdürü oldum. Sonra işsiz kaldım. Niye işsiz kaldım? Biz sendikayı kurduk o zaman. Yani ilk İstanbul Gazeteciler Sendikası. Burhan Arpad, İhsan Ala ve ben. Üçümüz hazırladık her şeyi. Sonra bütün gazeteciler katıldı. Ama biz mimlendik o zaman. Sicilimiz kötü oldu. Herkes çekiniyordu. Menderes’in döneminde Menderes’in baskısı vardı. Demokrat Parti’nin basın üzerine 1953’ten itibaren baskıları başladı.
Tahkikat Komisyonu kuruldu. Mahkemeler kuruldu. Sendikacı ve solcu olarak tanınan insanların iş bulmaları kolay değildi. Şimdiki muhaliflerin durumunu o zaman biz yaşıyorduk. Bir sene işsiz kaldım. Sonra UNESCO’da açık pozisyon olduğunu öğrendim. O arada Strasbourg’a gidiyordum. Orada gazetecilik toplantıları yapılıyordu. Onlara katılıyordum. Yani Strasbourg 1957-58’de çok önemli bir merkezdi. Dünyada gazeteciliğin temelleri orada atıldı diyebilirim. Amerika’da ve bazı yerlerde gelişmişti ama biz onu Dünya’ya yaydık. Gazetecilik eğitimini daha bilimsel temellere oturttuk. Sonra genç ülkelerde yeni iletişim araçlarının kurulması ve ondan sonra genç ülkelerin, ajansların tekeli altında kalmamaları önemliydi. O zaman Macbride toplantısı yapıldı. Yeni iletişim düzeni kuruldu. Biz bunları savunuyorduk. Yani benim alanım evvela gazetecilik eğitimi oldu. Sonra iletişim araçlarının
geliştirilmesi oldu. Sonra basın ahlakı, gazetecilerin konuşması, özgür haber dolaşımı, özgür iletişim konusu oldu. Ben onun başındaydım. O zaman o işlerden çok memnundum. Bazı yerlere exper göndermiyordum, kendim gidiyordum. Bir hafta, üç gün, beş gün. Bir sene bile gittim. Kongreye gittim, katıldım. Bunları yaşadım çok memnunum. Gazeteciliğin temellerini attık. Gazeteci yetiştirdik. Onlarla ilişkilerim hala devam eder. Bende bir Afrika sevdası o zaman başladı. Ama gazetecilik çok daha evvel başladı. Daha lisede okurken gazeteci olmayı kafama koymuştum. Fırsatı bulur bulmaz da basın hayatına girdim. Kendime başka meslek seçmedim. Mesleğimi siyasal ihtiras için yapmadım. Para için yapmadım. Tamamen tutku olarak yaptım. Kendimi her zaman bağımsız solcu, devrimci saydım. Bu yolda ödün vermedim, satılmadım. Zorla yazılmış tek bir yazım yoktur.

 

‘Fransa o zaman solun çok daha güçlü olduğu bir dönemdi

IMG_4370

 

MHY – 1950’li yıllarda Paris’teydiniz. Soğuk savaş yıllarına bizzat oradan şahit olma imkanı buldunuz. O dönemi Paris’ten gözlemlediğinizde nasıl değerlendiriyorsunuz?

HT – Ben Paris’e gittiğim zaman büyük bir heyecanla gittim. Galatasaray’da bizim bir ders nazırı vardı. Fransız kültür ateşesi olmuştu. Dedim ki ‘ Burs falan olursa Fransa’ya gitmek isterim.’ ‘Haber veririm’ dedi. Birkaç ay sonra bana telefon etti. ‘Topuz, on aylık bir burs var gider misin?’ diye sordu. Bursla doktora yapma imkanı yoktu ama kabul ettim. Kalktım Fransa’ya gittim. Çok heyecan verici bir şeydi benim için. Saint-Louis’de, Galatasaray’da okuyan, Fransız kültürü ile yetişmiş bir insan için Fransa çok önemlidir. Kalktım, gittim. Orada bildiğim insanlar vardı. Onları buldum. Aydemir Balkan, Abidin Dino, Avni Arbaş, Fikret Mualla gibi arkadaşlar orada hep buluştuk. Hep ilerici arkadaşlardık, hepimiz bağımsızdık. Fransa o zaman solun çok daha güçlü olduğu bir dönemdi, şimdiki gibi değildi. Solun iktidara geçmesi her zaman söz konusuydu. Onların izini buldum orada ve heyecanla katıldım. Şimdi o heyecanı yaşayacak bir ortam yok Fransa’da. Fransa’da Marine Le Pen’in egemenliği var. Marine Le Pen aşırı yabancı düşmanı, ırkçı, sol düşmanı böyle bir adam. Hatta ülkede %22 gibi bir desteği de var. Eğer karşısında liberaller ve solcular birleşmezlerse durum tehlikeli olur. İnşaAllah birleşirler. Eğer birleşirlerse Le Pen’i ezerler. Fransa’yı muntazaman izliyorum ve kopmakta istemiyorum. Dünyayı oralardan gördüm. Devam ediyorum. Çok yabancı gazeteci, çok yazar tanıdım. Onlarla röportajlar yaptım. Bunları unutamayacağım.

 

‘Meslekten gazetecilerin basında egemenliği kalmadı.’

IMG_4401

 

YB – Osmanlı döneminin sonlarından günümüze kadar Türkiye’de basın teşkilatlanmasıyla ilgili her zaman sıkıntılar oldu. Gazetecilerin, basın mensuplarının işte gazeteciler sendikası olsun, gazeteciler cemiyeti olsun bu tür teşkilatlanmalarda hep sıkıntılar yaşadı. Bu sıkıntıları neden yaşıyoruz? 

HT – Bir defa meşrutiyetten sonra gazetecilerin başına bir takım belalar geldi. Hasan Fehmi’yi öldürdüler. Arkasından Ahmet Samim’i öldürdüler. Arkasından Zeki Bey’i öldürdüler. Parantez içerisinde söylüyorum. Üçü de Galatasaray mezunudur. Onlardan sonra devam etti. Sosyalist Hilmi’yi öldürdüler. Türkiye’de basın tarihi böyle cinayetlerle başladı. Mütareke döneminde artık baskı yapacak İttihatçılar yoktu. Gazeteciler daha özgürdü. Cumhuriyet döneminde gazetecilere karşı feci önlemler alındı. Neden? Çünkü Cumhuriyetin temelleri atılırken basın, gericilerin, tutucuların aleti olabilirdi. Atatürk zaman zaman bunları İstiklal Mahkemelerine gönderdi. Ama Atatürk kinci bir adam değildi. Mahkum etti. Bir- iki ay sonra hepsini affetti. Sonra onları davet etti, konuştu. Yani bu dönemi atlatmak lazımdı. O zaman bu büyük devrimlerin zarar görmemesi için böyle önlemler almak gerekiyordu, Atatürk de bunu yaptı. Ondan sonra rayına oturdu. Ama o dönemde de bir takım sınırlamalar vardı. İnönü de aynı yolda devam etti. Sınırlamaları sürdürdü. Türkiye’de sıkıyönetim dönemleri yaşandı. Hepimiz İnönü’nün baskılarına karşıydık. Bütün basın karşıydı. O zaman hepimiz Demokrat Parti’yi tutuyorduk. İnönü’nün iktidardan inmesini istiyorduk. İnönü devrildi ama yerine gelen Menderes, İnönü’yü arattı. Menderes iktidara geldiği zaman bütün gazeteciler, ‘yeni bir dönem başlıyor’ diye onu alkışladık. Ama gazeteciler her şeyi yazıyordu, iktidar da bundan hoşlanmıyordu. Celal Bayar bunlardan hiç hoşlanmıyordu. Onun için Celal Bayar, Menderes’i gazetecilere karşı baskı altında tutuyordu. 1953’te biz Türkiye Gazeteciler Konfederasyonunu toplamaya başladık. Menderes bizim sendikayı kapatmaya kalktı. O zaman Fahrettin Kerim Gökay vardı. Bizi çağırdı, ‘Aman çocuklar bu kapanacak, yumuşak bir dil kullanın, özür dileyin’ dedi. Onun üzerine Fahrettin Kerim Gökay bizim adımıza bir bildiri yazdı ve onu Menderes’e gönderdi. Tabii ki baskının arkası geldi. Gazetecilere sürekli baskı yapıldı. Gazetecilerin dörtte üçü hakkında takibat açıldı. Ama her şeye rağmen içeride pek fazla gazeteci yoktu. 1960 devrimi olduğu zaman içeride 3 ya da 4 gazeteci vardı. İçeride olanlardan mesela Şahap Balcıoğlu, siyasal bir durumu da yoktu. Selami Akpınar, Vatan’ın yazı işleri müdürüydü. Naim Tirali, o da öyleydi. Yani içeri girenler üç- dört kişiden ibaretti. Tahkikatı yapılanlar vardı ama medya yine de bağımsızdı yani kimse mahkum olmuyordu. Ben yazı işleri müdürüyken basın savcısı Hicabi Dinç telefon ediyordu. ‘ Bak Hıfzıcığım, Cumhuriyet bugün şu yazıyı yazmış, istediğini yap ama bu yazıyı alırsan başın belaya girer.’ diye uyarırdı. Aramızda böyle bir yardımlaşma vardı. Bunlardan geçtik. Sonra 1960’ta bir özgürlük dönemi başladı. Ondan sonra ne oldu? Evvela Mayıs 1949’da Hürriyet gazetesi kuruldu. Büyük sermayeyle yola çıktı. Dışarıya muhabirler, ekipler gönderiyordu. O sene Londra Olimpiyatları yapıldı. Oraya ekip gönderdi. Büyük yazarlardan tefrikalar falan alındı. Makineler değişti. Ofsete geçildi. Biz (Akşam Gazetesi) buna ayak uyduracak durumda değildik. Ve ufak gazeteler yavaş yavaş batmaya başladı. O zamanların gazete sahipleri kimlerdi? Gazetecilikten yetişmiş insanlardı. Hepsi. Necmettin Sadak, Hakkı Tarık Us, Ahmet Emin Yalman gibi bütün gazeteciler muhabirlikten falan gelmiş arkadaşlardı. Sonra sermaye işi büyüyünce gazetenin büyük sermayeye ihtiyacı oldu ve basın dışında insanlar egemen olmaya başladılar. Safa Kılıçoğlu, Sabah Gazetesini satın aldı. Gazeteci değildi. Hamit Edip Torahan diye bir adam geldi. Yeni İstanbul Gazetesini çıkardı. Gazeteci değildi. Yani zamanla gazeteler holdinglerin eline düştü. Holdinglerin eline düşünce basın özgürlüğü tehlikeye girdi. Çünkü holdinglerin iktidarla yakın ilişkileri vardır. Çıkarları vardır. (İthalat, İhracat, Dağıtım vb.)  Ve patronlar, basın üzerine holdingler aracılığıyla baskı yapmaya başladı. ‘Bak şunu yaz’, ‘şuna devam etme’ veya ‘şuna son verin’ falan gibi. Yavaş yavaş gazeteler holdinglerin eline geçti. Gazeteciler çalışan durumuna düştü. Meslekten gazetecilerin basında egemenliği kalmadı. Ve bugünlere öyle geldik. Uluslararası sermaye dediğimiz büyük sermayeler, holdingler her tarafa el attı ve gazeteciler özgürlüklerini yitirdiler. Bugün sosyal medya var. Gazetecilerin artık seslerini çıkartacak bir şeyi kalmadı. Kaç gazeteci var şu an içeride değil mi? 156 kişi galiba.

 

‘İLAD, Türkiye’de İletişim Araçlarının Geliştirilmesi İçin Kuruldu’

IMG_4406

 

MHY – Biraz önce bahsederken sormak istiyordum. Bu konuda kitabınız da var. Hasan Fehmi’den bugüne çok şey değişti mi sizce?
HT – O zamanlarda daha ilkel baskılar vardı, şimdi daha teknik. Baskılardan yararlandılar ve şimdi teknolojiyle daha değişti.

 

YB – İletişim Fakültelerinde okutulan derslerde hala yabancı kaynaklar kullanıldığını görüyoruz. Buradan hareketle kurucusu olduğunuz İletişim Araştırmaları Derneği (İLAD) Türkiye’deki çok büyük bir açığı kapatmaya çalışıyor. İLAD’ın kuruluşunda ve çalışmalarında aktif rol aldınız. Halen onursal başkanı olarak görev yapmaya devam ediyorsunuz. Biraz bundan bahsedelim istiyorum. Bize İLAD’ın kuruluşundan bugüne çalışmalarını, hedeflerini anlatır mısınız ?

HT – Ben UNESCO’ya girmeden önce, UNESCO bir toplantı düzenledi. Toplantının konusu; ‘İletişim araçlarının, enformasyonun geliştirilmesi için neler yapılabilir?’ idi. O toplantıya kırk kişi falan katılmıştı. Ben de Türkiye’den gazeteci olarak katıldım. Orada eğitimin ve araştırmaların gelişmesi için temeller atıldı. Ve bir anket yapıldı. Ankette sorulan soru şuydu; ”Sizin memleketinizde iletişim araçları ne safhada?” Kitap vs. hiçbir şey yoktu. İki satırdan fazla yazı yazamıyordum. Bu bende bir kompleks oluşturdu ve ‘İmkan bulduğum zaman bununla mücadele edeceğim. Türkiye’de iletişim araştırmalarının geliştirilmesi için bir şeyler yapacağım’ dedim. UNESCO’ya girdiğim zaman da bu program bana bağlandı. Hasbelkader oranın başı oldum. İlk Türkiye’ye burslar verdim. Biraz Türkiye’yi ayrıca kayırdım galiba. Ve böylece Türkiye’de iletişim araştırmaları yavaş yavaş başladı. Bununla uğraşan fazla kimse de yoktu. Daha önce bir kaç kişinin kitabı vardı basın tarihi ile ilgili. Derme çatma şeylerdi. Hatta İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde ilk Gazetecilik Enstitüsü kurulduğu zaman, orada Enis Tahsin Bey, Burhan Felek ders veriyorlardı. Onlar benden kitap istiyorlardı. Anılarını anlatıyorlar, iki derste bitiyor. Ders devam ediyor ama malzeme kalmıyor. Onun için ben bu işe önem verdim. UNESCO’dan ayrıldıktan sonra da ‘bizde bir araştırma derneği kuralım’ dedim. Bunu kurmak için iki sene uğraştık. Evvela yalnız İstanbul’da mı olsun? Türkiye çapında mı olsun? Bazı arkadaşlar bu işi benimsediler. Kimler vardı? Korkmaz Alemdar, Aysel Aziz, Hüsamettin Ünsal vardı. Böyle saymayayım isimleri. Haksızlık etmiş olmayayım arkadaşlarıma. Sonunda İLAD’ı kurduk. Paris’te kurulan İletişim Araştırmaları Örgütü uluslararası bir kuruluştu ve UNESCO’nun desteğiyle her sene çeşitli toplantılar yaptı. Ve o dernek hala faaliyetlerine devam ediyor ama o ilk toplantıya katılanlardan hayatta bir ben kaldım. Türkiye’de bir şey yapmamak bana ayıp geliyordu. Yani sen dışarıda bunun gelişmesi için o kadar çaba sarf etmişssin, toplantılar düzenlemişsin. Ama kendin burada bir şey yapmıyorsun. İLAD da bu amaçla, Türkiye’de iletişim araçlarının geliştirilmesi için kuruldu. Şimdi çok gelişti. Binlerce iletişim kitabı var ama beni hayal kırıklığına uğratan üniversitelerin ilgisizliği oldu. Üniversite gençleri, kadroları bize hiç katılmadı. İlgilerini asla çekemedik.

 

‘Yapılması Gereken Çok İş Var Ama Üniversitelerin Dışında Bunlar Olmaz’

IMG_4364

 

MHY – Sizce neden böyle oldu hocam?

HT – Çoğu üniversitelerde hoca olduğu halde oradan kimseyi getiremediler. Öğrencileri, asistanları, araştırma görevlilerini getiremediler bizim derneğe. Sonra genel kurul toplantılarında bazı kararlar alıyorduk ama hiç bir şey yapamıyorduk. Hiç bir şey yapılamayınca ben sorumluluğu alamam dedim ve istifa ettim. Aysel Aziz ile Füsun Özbilgen aldılar bu işi. Özden Cankaya ve Hülya Yenğin onlar sahip çıktı ama onlarda maalesef tabana inemediler. Geçen günlerde toplantılarına katıldım. Sevgili dostum Prof. Dr. Suat Gezgin’de vardı. Yapılması gereken bir takım şeyler var ama bir formüller bulmak lazım. Dernek dışarıdan gelenlerin malı değil üniversitelerdeki iletişim fakültelerinin malı olmalı. Onların bir araya geldiği bir örgüt olmalı. Ortak toplantılar düzenlenen bir örgüt olmalı. Ben her zaman bunu istedim. İletişim konusunda doksana yakın fakülte var. Bunların bir takım sorunları var. Kadro meselesi, çalışma olanakları var. Bunları bir araya getirip tartışmak lazım. Bunları yapamadık maalesef.

 

MHY – Fakültelerde okutulan derslerde hala yabancı kaynaklar kullanılıyor. Bu açıdan bakıldığında Suat Gezgin hocamızın Basın Tarihi üzerine çıkardığı kitap dizisi bu açıdan önemli bir açığı kapatıyor aslında.

HT – Evet çok güzel oldu. Yapılması gereken çok iş var ama üniversitenin dışında bunlar olmaz. Ben buna inanıyorum. Üniversiteler sahip çıkarsa olur bu iş.

 

‘Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Kemal Hepsi Arkadaşımdı’

IMG_4340

 

MHY – Abidin Dino vasıtasıyla tanıştığınız Nazım Hikmet ile ayrıca Sabahattin Ali, Orhan Kemal gibi Türk Edebiyatının önemli isimleri ile arkadaştınız. Bize onlardan kısaca nasıl bahsedersiniz?

HT – Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Kemal hepsi arkadaşımdı. Aslında bunlarla ilgili konuşmak başlı başına bir program olur. Nazım’ı ben daha çocukluğumda okumaya başladım. Çok severdim. Akşam gazetesinde çalışmaya başladığımda Vâlâ Nurettin’in en yakın arkadaşıydı. Vâlâ ve karısı Müzeyyen hapishaneye gider gelirlerdi. Nazım’dan yeni şiirler getirirlerdi. Onları okurduk ama yasaktı. Adını gazetelerde geçiremezdik. Şiirlerinden falan bahsetmek imkansızdı. Ama biz arkadaşlar arasında şiirlerini okurduk. 1952’de Paris’e gittim. Nazım’ın kitabı çıkmıştı. O kitabın telif hakkı vardı. Nazım, karısı Münevver’e verilmesini istiyordu. Abidin Dino bana dedi ki; ‘Sen Türkiye’desin, git yayınevinden Nazım’ın telif hakkını al ve Münevver’e ilet.’ Ben de Nazım Hikmet’in telif hakkını aldım yolladım. Nazım ile ilişkimiz böyle başladı. O hapisten çıktığı zaman ben yedek subay olarak askerdim, göremedim Nazım’ı. Yıllar sonra Paris’e geldiğinde Abidin Dino onu ne kadar çok sevdiğimi biliyordu. Bir gün bir randevu ayarladı. Buluştuk Nazım’la. Saint-Germain, Rue Jacob’ta. Ve Nazım oraya geldi, kucaklaştık kırk yıllık ahbap gibi sarıldık. Türkiye’den haberler sordu. Onları anlattım. Bir defa çok içten bir insandı. Art fikri falan yoktu. Her şeyi doğru ve açıkça söylediğine inanıyordum. Öyleydi de hakikaten. Vatan özlemi içindeydi. Sürekli Türkiye’den haberler soruyordu. Sonra her akşam, her gün buluştuk Nazım’la.

 

‘Onu Uzun Zaman Unutamadım’

IMG_4371

 

MHY – Peki hocam bitirirken, bir kitabınızda 15 yaşınızda izci takımından bir kızla tanışmanızdan bahsediyorsunuz. İlk aşkınızdan. Ankara’da tanışıyorsunuz, bir kez mektuplaşıyorsunuz ve irtibat kesiliyor. Ondan hiç haber aldınız mı?

HT – (Gülüyor) Nereden öğrendin bunu? Hayır, hiç almadım. İlk öptüğüm kızdı. İlk çıktığım kızdı. Daha sonra koptuk. Ben Galatasaray’da okuyordum.

 

MHY – İsmi neydi?
HT – Beriya. Adını da ilk defa size söylüyorum. Yazmadım hiç bir yerde. O Ankara’daydı. Ben İstanbul’daydım. Bir defa mektuplaştık, bir daha buluşamadık. Uzun zaman unutamadım. Çok duygusal bir ilişkiydi.

 

‘Şimdi Sağ Olsa Benden Belki Bir Yaş Küçüktü. Görmek İsterim’

IMG_4392

MHY- Belki bu röportajı okursa bu vesile ile iletmek istediğiniz bir şey olur mu?

HT – VAllahi bahsettim ben bazı yazılarımda ama ses çıkmadı. Demek ki öldü. Şimdi sağ olsa benden belki bir yaş küçüktü. 93 yaşında olurdu. Görmek isterim ama. (Gülüyor)

 

 

Röportaj: Müge Hatice Yönter – Yılmaz Bezgin 

Editör: Müge Hatice Yönter

Fotoğraf: Emre Oruç

 

About Yılmaz Bezgin

Check Also

DEV DERBİYİ KİM KAZANIR?

Nefesler tutuldu, tüm gözler 22 Ekim Pazar akşamı Türk Telekom Stadyum'unda olacak. Fakat şimdiden  ana gündem maddesi, ''DEV DERBİ'yi kim kazanacak'' sorusu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir