Home / EN YENİLER / EMRE KONGAR – DEMOKRASİ, ÇAĞIMIZIN RUHU

EMRE KONGAR – DEMOKRASİ, ÇAĞIMIZIN RUHU

1981 yılında ‘Atatürk ve Devrim Kuramları’ teziyle Hacettepe Üniversitesi Senatosu’nca profesörlüğe yükseltilen Emre Kongar, 15 Şubat 1983 tarihinde askeri rejimin üniversite konusundaki uygulamalarını protesto etmek için üniversiteden istifa etti. 

1983 – 1987 yılları arasında Hürriyet gazetesinde danışmanlık, 1987 – 1991 yılları arasında da KAMAR Kamuoyu Araştırma Şirketi’nde yöneticilik yapan Kongar, hayatı boyunca yasaklara karşı direnmeyi seçti.
Bir dönem Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı da yapan yazarın ödül almış birçok kitabı olduğu gibi yazmaya da devam ediyor.
Tam da bugünlerde çok ciddi bir seçim arefesinde olmamızın önemiyle yeni kitabı yayınlanan Kongar ile referandum ve demokrasi üzerine konuştuk .

Bu kitap için sadece şunu söylesek sanırım yanılmış olmayız.

Demokrasiden yana, Demokrasiden taraf, Demokrasi için Manifesto..

26517637

 

YILMAZ BEZGİN (YB) – Referandum süreci ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

EMRE KONGAR (EK) – Referandum sürecinde araştırmalar genel eğilimin ‘Hayır’ dan yana olduğunu gösteriyor. Fakat iktidar, devletin bütün olanaklarıyla ve maalesef Yüksek Seçim Kurulunun da (YSK) bir takım yanlış kararlarıyla adaletsiz ve eşitsiz biçimde ‘Evet’ için bastırıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlü bir devlet. Valisiyle, kaymakamıyla, polisiyle, jandarmasıyla. Bütün bu güçler ‘Evet’ ten yana baskı yaparken halkın ‘Hayır’ dan yana eğilim göstermesi ilginç. Üstelik araştırmalar genellikle yüzdeleri net olarak bulamazlar ama genel eğilimleri gösterirler. Buradaki bütün araştırmalar bütün bu baskılara rağmen genel eğilimlerin ‘Hayır’ yönünde olduğunu gösteriyor.  Çünkü devletin yaptığı baskılar sadece referandum sonucunu değil, şu andaki araştırmaları da etkiliyor. Yani insanların ”Ben hayır diyeceğim” demesi o kadar kolay değil. Bütün devlet buna karşı çıkarken, Cumhurbaşkanı; ‘Hayır diyeceklerle, 15 Temmuz gecesi bombaları atanlar aynıdır’ veya ‘Teröristler hayır der’ derken ”Ben hayır diyeceğim’ demek halk için hiç kolay bir iş değil. Üstelik YSK garip bir karar vererek, siyasal partiler dışındaki çalışmaların izinlerini de kaymakamlara ve valilere bıraktı. Yani iktidara bıraktı. Bu tamamen eşitsiz koşullarda baskı altında bir referandum demek. Üstelik unutmayın, OHAL var. Bu OHAL ile KHK’ler yayınlanıyor ve yüz bini aşkın kişi işinden atıldı. Elli bine yakın kişi hapiste. Üstelik bunların bir bölümü hakkında doğru dürüst iddianame bile yok. Bu koşullar altında, eşit ve adil referandumun yapılması mümkün değil. Bunların tabii hepsi ileride, bu referandumdan ne sonuç çıkarsa çıksın, özellikle ‘Evet’ sonucu çıkarsa bir meşruiyet tartışmasını getirecektir.

 

YB – Daha önce seçim sürecinde özel radyo ve televizyonların bütün siyasi partilere eşit söz hakkı verme zorunluluğu vardı. Şimdi bu kaldırıldı. Artık özel televizyonlar istedikleri partiye istedikleri kadar söz hakkı verebilecekler. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

EK – Çok iyi ettiniz hatırlatmakla sevgili Yılmaz Bezgin. YSK bundan kısa bir süre önce çok tartışmalı bir karar verdi. İktidar, yayınladığı bir kararname ile medyanın seçim sürecinde veya referandum sürecinde iktidara ve muhalefete eşit söz hakkı tanıma sürelerini kaldırdı. Bunu YSK ve Anayasa Mahkemesi de kabullenmiş görünüyorlar. Böyle şey olmaz.

 

MÜGE HATİCE YÖNTER (MHY) – Sizce halk ne için ‘Evet’ ya da ‘Hayır’ diyeceğinin farkında mı ?

EK – Çok ilginç bir durumdayız. Çok net olarak görünüyor. ‘Hayır’ diyecekler ne için hayır dediklerini biliyorlar. Yani ‘Hayır’ diyecekler, parlamenter sistemi bitiren, rafa kaldıran, tek adam sistemini devreye sokan bu referanduma bu yüzden hayır diyorlar. İçlerinde AK Parti’li olan, Recep Tayyip Erdoğan’ı seven, onu lider olarak beğenen kişilerin de olduğu bir takım insanlar parlamenter sistemin daha iyi olduğuna inandıkları için ‘Hayır’ diyorlar. ‘Evet’ diyenlerin de neden dediklerini bildikleri kanısındayım. Onlar da Recep Tayyip Erdoğan’ın ülkeyi kendileri adına tek başına yönetmesine ‘Evet’ diyorlar. Ayrıntıları biliyor mu bilmiyor mu? Anayasa Mahkemesinin kaç üyesini Cumhurbaşkanı atayacak? HSYK ne olacak? falan bunlar hiç önemli değil. ‘Hayır’cılar demokrasiyi ve parlamenter sistemi korumak için, ‘Evet’çiler Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsına inandıkları için karar veriyorlar. Böyle demokrasi olmaz tabii ki. Yani milli irade ve temel insan hak ve özgürlükleri kişiye (bu kişi kim olursa olsun) emanet edilemez. Unutmayalım ki, tarihimizde istiklal savaşının muzaffer komutanı, Türkiye’yi bağımsızlığına kavuşturmuş Mustafa Kemal Atatürk bile bu yetkileri istemedi, bu yetkiler ona verilmedi. Ne oluyoruz, böyle bir şey dünya üzerinde yok. Yalnızca otoriter rejimlerde var. Otoriter yöneticiler zannediyorlar ki otoriteleri sonsuza kadar devam eder. Yok kardeşim, dünya üzerinde, tarihte örneği yok. Hitler ve Mussolini gibi II. Dünya savaşında kanla iktidarlarını kuran ve sonra da savaşla, kanla iktidarlarını yitiren örnekleri bir kenara bırakalım. Onlar özel örnekler. Çok klasik günümüzden bir örnek vereceğim. Sovyetler Birliği (SSCB). Düşünün ki komünist Rusya (SSCB), Komünist Partinin tam denetimindeydi. Ordu komünist, bürokrasi komünist, üniversiteler komünist. Üniversitelerde sadece komünizmin öngördüğü bilim yapılıyordu. Hatta Lysenko rezilliği, tarımda çevre şartlarını değiştirirsen farklı ürün alabilirsin saçmalığı ile de çok vakit kaybedildi. Eğitimi, kültürü, yönetimi, bürokrasisi, müziği, şiiri, edebiyatı, sanatı, her şeyi komünizme göre olan SSCB güm diye gitti. Yani sonsuza kadar iktidarla, otoriter rejimlerle gitmez. Türkiye hiç gitmez. Çünkü Türkiye’nin İslam aleminde, Ortadoğu’da iyi kötü özel bir yeri var. Nedir o özel yer? Bağımsızlığına kavuşmuş ve tek parti rejiminden demokrasiye geçmiş. Şimdi tekrar demokrasiden tek partiye, tek kişi rejimine nasıl döndürürsünüz bu toplumu? Bu referandumun sonucu ‘Evet’ çıkabilir. Dolayısıyla dönülüyor gibi görünebilir ama bununla Türkiye’nin uzun süre idare edilmesi mümkün değildir. Bunu bir kenara yazın. Bu referandum sonucu ‘Evet’ çıkarsa, bu tek adam rejimi ile Türkiye’nin uzun süre yönetilmesi, sorunlarının çözülmesi mümkün değildir. Mutlaka önüne yeni krizler gelecektir. Eninde sonunda ülke tekrar normal parlamenter sisteme dönecektir.

 

“İyice ‘Parti Devleti’ kuruyor. “
karsiyaka-da-emre-kongar-a-buyuk-ilgi-921124

YB – Bu arada kaybettikleri ne olacak peki?

EK – Zaman kaybı olacak, insan kaybı olacak, kaynak kaybı olacak, ekonomik kayıplar büyük olacak vs.

 

MHY – Sunulan Anayasa değişikliğine baktığımızda Meclis, Yürütmeyi düşüremiyor ama Yürütme, Meclisi feshetme hakkına sahip. Buna ek olarak milletvekillerinin ‘karşılıklı seçim isteme’ hakları var. Ama 600 milletvekilinden (üçte iki çoğunluk olması gerektiği için) en az 400 milletvekili imzası gerekiyor. Cumhurbaşkanı aynı zamanda parti başkanı da olduğu için yenilenecek seçimde listeyi belirleme hakkına sahip. Dolayısıyla seçim isteyen milletvekili kendi siyasi hayatını bitirmiş olabileceği için kimse erken seçim istemeyebilir. Ne düşünüyorsunuz?

EK – Bugün bile meclisteki milletvekillerini kim seçiyor. Biz onları kendimizin seçtiğini zannediyoruz. Halbuki onları genel başkanlar belirliyor. Parlamenter sistemin en sakat tarafı lider sultasıdır. Parti içi liderlerin diktatörlüğü söz konusu olduğu için parlamenter rejim, her partide liderin egemenliğine bağlıdır. Şimdi bu başkanlık sistemi bunu devlete de getiriyor. İyice ‘Parti Devleti’ kuruyor. Bunun adı parti devletidir, rezalet.

 

MHY – Birçok kesimin dikkat çektiği bir başka konu da ‘Ömür Boyu Koruma Kalkanı’. Bir Cumhurbaşkanı görevi sırasında bir suç işlerse (görev suçları veya kişisel suçlar) ömür boyu bu korumadan faydalanacaktır deniyor. Bugünkü mevzuata baktığınızda Cumhurbaşkanı veya bakanlar, görev kapsamları dışında bir suç işlerse (şahsi suçlar) bu suçla ilgili, görevleri bitince, her vatandaş gibi yargılanabilirler. Ama yeni Anayasa taslağında yüce divana sevk için en az 400 milletvekilinin (üçte iki çoğunluk gerektiği için) imzası gerekiyor. Buna yorumunuz nedir?

EK – Çok iddia var bu konuda. Muhalefetin de sürekli gündeme getirmeye çalıştığı çok iddia var. Mevcut iktidarın yargılanma korkusunun bunları yaptırdığı söyleniyor. Bence çok da haksız değiller. Hem Anayasaya aykırı kararların ve uygulamaların yargılanması var hem de yolsuzluk ve rüşvet gibi olayların yargılanması var. Bütün bunlar böylece rafa kaldırılmış olacak.

 

YB – ‘Demokrasi İçin Manifesto’ diye bir kitap yazdınız. Neden bir manifesto yazma ihtiyacı duydunuz?

EK – Her zamanın bir ruhu var. Çağımızın ruhu da demokrasi. Bu manifestoyu onun için yazdım. Geçmişten bu yana baktığımızda, toplayıcılık-avcılık dönemindeki zamanın ruhu Totemizm, kurda kuşa tapınma, aile, aşiret bağları vs. Sonra tarım dönemi geliyor, yerleşik dönem. İnsanlar toprağa bağlanıyor. Tek tanrılı dinler geliyor. İmparatorluklar kuruluyor. O dönemin ruhu da tek tanrılı dinler. Yahudilik, Hristiyanlık, Müslümanlık vs. Zamanın ruhu din. Savaşlar toprak için yapılıyor ama Allah adına yapılıyor. Sonra endüstri devrimi geliyor. Ulus devletler ve milliyetçilik. Zamanın ruhu milliyetçilik oluyor. Savaşlar bu sefer hammadde ve satış pazarı için yapılıyor. Ama bu sefer milliyet, ırk, faşizm adına yapılıyor. Şimdi bütün bunlar aşılıyor, dördüncü devrimi yaşıyor insanlık. Bilişim devrimi. Artık bu değişik bir dönem. Bu dönemdeki zamanın ruhu da dini, dili, ırkı, mezhebi, aşireti ne olursa olsun herkesin eşit ve özgür olması. Bu zamanın ruhu da bu. Fakat öyle tabii zamanın ruhu deyince bütün dünya buna uyum sağlamıyor. Hala toplayıcılık-avcılık döneminden kalan aile ilişkileri, tarım döneminden kalan din ve mezhep ilişkileri, endüstri döneminden kalan milliyet ve ırk ilişkileri varlıklarını sürdürüyorlar. Çünkü bütün bunların her biri bir kimlik ve o kimliklerin kimisi Atatürk’ün milliyetçiliğinde olduğu gibi eşitlik üzerine, kimisi Alman ırkçılığında olduğu gibi üstünlük üzerine kurulu. Üstünlük üzerine kurulu olduğu din ise şeriat, milliyet ise faşizm getiriyor. Yani her halükarda otoriterlik getiriyor. Çağımızın ruhu demokrasi bunları aşıyor ama herkes bunun farkında değil. Ortadoğu’da özellikle bunun farkında değiller. Klasik örnek Irak. Müslüman ülke Hristiyanlar tarafından işgal edildi ama Müslümanın Müslümanı öldürdüğü oran, Amerikalıların Müslümanları öldürdüğünden daha fazla. Dolayısıyla bunu vurgulamak istedim. Bunun için direneceksin. Eşitliği savunacaksın. Kendin için değil, demokrasiyi karşındakiler için hatta senin rakiplerin için temel hak ve özgürlükleri isteyeceksin ve savunacaksın. Kolay bir iş değil. Bu bilinç için yazdım. Referandum aşaması bir şekilde ‘Evet’ veya ‘Hayır’ ile geçilecek. Ama demokrasi mücadelesi sonsuza kadar sürecek. Çünkü bu bir eşitlik, adalet ve özgürlük mücadelesidir.

 

MHY – Referandumda ‘Evet’ çıkarsa demokrasi devam edecek mi sizce?

EK – Türkiye’de bitecek tabii ki. Ama sonra geri dönecek. Biz yine de demokrasi mücadelemizi sürdüreceğiz çünkü. Yani diren meselesi bu. Daima demokrasi için, temel hak ve özgürlükler için, üstelik de demokratik olarak, anayasal sınırlar içinde, barışçıl olarak, temel hak ve özgürlüklerimize dayanarak ve onları korumak için direneceğiz.

 

“Laiklik Olmadan Demokrasinin Olması Mümkün Değil.” 
emre-kongar

 

YB – Kitabı okurken dikkatimi çeken üç nokta var. Birincisi, Afganistan’nın işgalinden bahsediyorsunuz ve orada SSCB’nin işgaline karşı Amerika’nın El-Kaide’yi desteklediğini yazmışsınız. Oysa o dönemde tarih sahnesinde El-Kaide diye bir örgüt yok.

EK – Örgüt adıyla gidersen haklısın. Ama örgüt adına takılmamak lazım. Hepsi birbirinin devamı bu örgütler. Amerika’nın mücahitleri örgütlemesi Usame b. Ladin ile oluyor. Ondan Taliban, ondan El- Kaide çıkıyor, ondan da IŞİD çıkıyor. Bu örgütler birbirini doğuruyor. Ben o açıdan değerlendirdim. Yoksa tabii o dönemde El-Kaide adı bile yok piyasada. Ama Usame b. Ladin var, arkasında Suud’un parası ve Amerika’nın desteği var. Çünkü SSCB çökünce bütün bu ideolojik birikim, parasal birikim, silah birikimi, örgüt birikimi hedefsiz kalıyor, düşmansız kalıyor. Nereye bakıyor? Ortadoğuya. Ne var? Arap-İsrail. Musevi- İslam. Oradan İsrail, İsrail üzerinden büyük şeytan Amerika.

 

YB – İkinci nokta da şu; Demokrasi için laiklik vurgusu yapıyorsunuz. Laiklik vurgusu aslında birleştirmekten ziyade ayrıştıran bir unsur değil mi? Özellikle bizim toplumumuz için.

EK – Hayır tam tersi, laiklik olmadan demokrasi olması mümkün değil. Çünkü laiklik olmazsa, temel hak ve özgürlüklerin tek bir dine veya tek bir mezhebe ait olması gibi bir saçmalık ortaya çıkıyor. O zaman demokrasiden söz etmek mümkün olmaz. Laiklik olacak ki bütün Müslümanıyla, Hristiyanıyla, Musevisiyle, Şiisiyle, Alevisiyle bu devlet hepsine eşit uzaklıkta olacak, hepsini koruyacak. Onun için kızıyorlar zaten. Laiklik hepsini koruyacak ve hepsinin kendi inançlarına göre ibadet etmesini, dini inançlarını yerine getirmesine izin verecek. Hiç kimsenin diğerine eziyet etmesine izin vermeyecek. Onun için laikliğin çok önemli bir görevi var. Çoğunlukta olan inançların öbür inançları ezmesini önlemek gibi bir görevi var. Şeriatçılar bunun için kızıyorlar.

 

MHY – Burada algı ile ilgili bir yanılgı var. Bir kere şeriatçı görünen kesimin söyledikleri ve yaptıkları gerçekten şeriatın içine girmiyor. Başka şeyleri bahane edip Allah’a isnat ediyorlar, bunu ayrı tutuyorum ama İslam’ın genel görüşlerine baktığımızda bahsettiğiniz temel hak ve özgürlükleri İslam zaten güvence altına almıştır. Ekstradan laikliğe ihtiyaç duymaya gerek var mı? Bu biraz da İslamın hakkıyla uygulanmamasından dolayı olmuş olamaz mı?

EK – Çok tartışmalı bir konu bu. Devletin, kamu alanlarında herhangi bir dinin ve mezhebinin ilkelerine değil, her din ve mezhebin ilkelerine eşit davranması ve onları koruması lazım. Kimden koruması lazım? Fransa’da Katoliklerden, İngiltere’de Protestanlardan, Amerika’da Protestanlardan, Türkiye’de Sünnilerden, İran’da Şiilerden. O açıdan laikliğe karşı olanlar, devletin ve toplumun kurallarının dine dayandırılmasını isteyenlerdir. Bunların illaki Müslüman olması gerekmez. Hristiyanlarda da çok var bu. Kökten dincilik bütün milletlerde var. Yahudilerde, Hristiyan ve Müslümanlarda da var. Hatta en demokrat olan Alevilerde bile var. Bütün inançlar, bütün mezhepler radikalliğe gidebilir.

 

YB – Üçüncü nokta da, İsmet İnönü’nün tek partiden çok partili rejime geçişini erken bulduğunuzu yazdınız. Bugün savunduklarınıza bakınca bu bir çelişki değil mi?

EK – Demokrasi çağdaş sınıflar olmadan olmuyor. Bütün dünyada böyle olmuş. Önce kapitalist sınıf çıkmış, kapitalist sınıf geliştikçe işçi sınıfı gelişmiş. Kapitalistler dünyanın hiç bir yerinde demokrasiyi kurmamışlardır. Toprak ağalarına karşı mücadele edip, meşruti krallıklara dönüşmüşlerdir. Asıl insan haklarını savunanlar işçi sınıflarıdır. Türkiye’de bırak kapitalist sınıfı, bir tane aile var. Vehbi Koç. Ankara’daki bakkaldan inşaat malzemeleri satan müteahhit. Bir tane aile var. İşçi sınıfı diye hiç bir şey yok. Bu durumda demokrasi diye çok partili düzene geçince karşında sana muhalefet yapanlar toprak ağalarının partisi oluyor. Demokrat Parti onların partisidir. Zaten Halk Partisinin toprak reformuna karşı çıkan dört milletvekili tarafından kurulmuştur. Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından. Trajedi orada. Bütün dünyada tarihte toprak ağalarına karşı kapitalist sınıfın mücadelesi ile başlamış ve işçi sınıfının mücadelesi ile gelişmiş demokrasiyi, Türkiye’de siz bürokratların kurduğu bir cumhuriyette, muhalefet olarak toprak ağalarına emanet ediyorsunuz. Yani kümesi tilkiye emanet ediyorsunuz.

 

MHY – Peki temel hak ve özgürlükler doğuştan elde edilen haklar değil mi zaten? Temel hak ve özgürlüklerin kullanılması için statüteye bakmaya gerek var mı?

EK – Toprak ağalarının egemen olduğu yerde temel hak ve özgürlükler yok. Kölelik var, ağalık var, şeriat var, şeyh var ve köle, köylü var. Vatandaş yok ki. Aşiret reisi ne derse halk ona destek veriyor. Gayet açık. Yani sınıfsal kökeni olmayınca hiç bir özgürlük anlayışının, hiç bir temel hak ve özgürlüğün bir anlamı yok. Nitekim Menderes iktidara geldiğinde işçi haklarını vereceğiz diyor ama vermiyor. Tam tersine köylüyü din, iman ile kandırıyor. Dört yıl sonra ne oluyor? Oyları artıyor. Oylar artınca diyor ki; Demek ki Türkiye’de temel hak ve özgürlükleri isteyen yok. Din, iman, Kuran, ezan bitiriyor işi. O kadar basit. Yani sınıfsal temelden yoksun demokrasi olmaz. Bu kitap onun için yazıldı. Demokrat Parti’nin Milletvekili Kinyas Kartal’ın lafı var diyor ki; ‘Köy Enstitülerini kim kapattırdı? Biz kapattırdık. Toprak ağalarıyız çünkü köylü bizi kesecekti. Orada köylüleri eğitip bize karşı ayaklandıracaklardı. Onun için kapattırdık.’ Ak Parti milletvekili ne diyor? ‘Eğitim düzeyi arttıkça bizim oylarımız düşüyor.’ Açıkça söylüyorlar. Onun için KHK ile üniversiteleri, okulları temizliyorlar.

 

Röportör : Yılmaz Bezgin – Müge Hatice Yönter

Editör : Müge Hatice Yönter

About Yılmaz Bezgin

Check Also

CÜNEYT ÇAKIR KARİYERİNİ YERDEN YERE VURDU!..

Türk Telekom Stadyumunda oynanan ve 0-0 eşitlikle sonuçlanan Galatasaray- Fenerbahçe derbisini yöneten hakem Cüneyt Çakır otoritelerden geçer not alamadı. Gerek verdiği ve gerekse veremediği kararlarla iki takımın da tepkisini çeken Cüneyt Çakır eleştiri oklarının hedefindeydi. Özellikle yardımcı hakemin başına isabet eden yabancı cisimle yerde kalmasına rağmen soyunma odasına gidememesi çok eleştirildi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir