Home / EN YENİLER / DİLEK NEŞE AÇIKER – “EVLADIMA MİRAS BU SEVDA”
Autosave-File vom d-lab2/3 der AgfaPhoto GmbH

DİLEK NEŞE AÇIKER – “EVLADIMA MİRAS BU SEVDA”

“Evladıma Miras Bu Sevda” isimli projeyi Bozkurt K. Yılmaz ile paylaşarak 3 Temmuz döneminde Fenerbahce’nin taraftarlık ruhunu unutmaması için çabalayan kahramanlardan biri Dilek Neşe Açıker.

Bir dönem menajerliğini yaptığı Barış Akarsu’ nun en iyi arkadaşlarından biri olmasının yanında birçok başarılı şarkısına da söz ve besteleri ile imzasını atarak sanatçı ruhunu dışa vuran bir kadın. 

3 kitabı yayınlanan,  söz ve besteleriyle başarılı şarkılara imza atan şimdilerde ise yeni bir proje hazırlığında olan Dilek Neşe Açıker ile yaptığımız bu uzun sohbetten biz çok keyif aldık. .

169145_488907731694_4084419_o

 

MÜGE HATİCE YÖNTER (MHY)Sizi 3 Temmuz olaylarından sonra ”Evladıma Miras Bu Sevda” adlı kitabınızla tanıdık. Dilek Neşe Açıker ‘i bir de sizden dinleyelim.

DİLEK NEŞE AÇIKER (DNA) -İnsanın kendini anlatması çok zor ama hatırladığım şeyler bugünlere çok benziyor aslında. İstanbul çocuğu denilen, yetmişlerin başında doğan herkes gibi 12 Eylül döneminin klasik çocuklarından biri olarak büyüdüm. Devlet okullarında okudum, sonrasında yine bir devlet üniversitesi olan konservatuarda eğitim aldım. O günlerde de ortada olmayı ve tanınmayı seven biri değildim bu yüzden okuldan sonra müzik sektörünün arka planında çalışmayı tercih ettim. Uzun yıllar sektörde çeşitli görevlerde, müzik albümlerinin yapım aşamasında çalıştım. Hem kurumsal olarak hem de bağımsız olarak. Aslında tamamen içine kapanık bir insanımdır. İçimdeki şeyleri sözle ifade etme zorluğunun bir dışa vurumu gibiydi o dönemde yazmak. Daha sonra şarkı sözleri yazmaya ve beste yapmaya başladım. İyi ki yapmışım diyeceğim şeylerden biri bu. Epey bir süre müzik sektöründe çalıştım. Aynı dönemde hem yazma denemeleri yaparken hem başka sektörlerde de yazı kabiliyetimi kullanmaya başladım. 2007, 2008 yıllarında müziği neredeyse tamamen bıraktım diyebilirim. Bunun çeşitli sebepleri var. Sektörün geldiği noktada, ülkedeki özgürlük alanlarının azalması gibi ki ilk darbe alanlardan biri de sanat alanı oluyor. Şu anda kaç tane ilde konser yapılamadığı sorusu aslında, ülkenin vardığı noktanın cevabı niteliğinde. Hem o açıdan hem ciddi sağlık sorunları hem de çok sevdiğim birlikte çalıştığım bir müzisyen arkadaşımı (Barış Akarsu) kaybettikten sonra denesem de olmadı. Aslında özü şu, daha küçük bir alanda yaşamak istedim, çok yorulmuştum. Sürekli havadayım bir yerlerden bir yerlere gitmeye çalışıyorum. O yaşamımı değiştirmek istedim. Daha küçük bir alanda daha fazla düşünerek yaşamak istedim. Sebebi bu. Çünkü içinizde bir şeyler var sürekli üret diyen bir iç ses var ama o yaşam şeklinde üretme şansınız yok. En azından benim için yok. Belki de birkaç işi aynı anda yapamayan biriyim. Ben bir şey yaparken ikinci bir iş yapamayan tiplerdenim. Müzik sektörünü bıraktıktan sonra reklam, televizyon ve onun yan kuruluşlarında bir şeyler yazarak hayatımı idame ettirirken, gazetelerde, basılı ve dijital dergilerde yazmaya başladım. Şarkı yazmaya da devam ettim. O sırada da spor yazıları yazarken, gönülden bağlı olduğunuz takımın başına bir şey geliyor. Orada da aslında aynı içimde yaşadığım duyguların dışa vurumu olarak başka hikâyeler yazmaya başladım. O hikâyelerin vardığı nokta “Evladıma Miras Bu Sevda” kitabı oldu. Bu kitap benim ilk kitabım. Aslında ben daha öncesinde ikinci kitabım olarak çıkan “Denizin Hikâyesi” ni yazıyordum. Fakat 3 Temmuz döneminde onu bir kenara bıraktım. Ve hayatımda hiç istemediğim kadar görünür oldum, olmak zorunda kaldım. Bir şekilde bir şeyler beni oraya çekti. Kendi kendimi tedavi etmek için yazdığım yazılar okundu. İnsanlara iyi geldi belki de, o da beni biraz ön plana çıkmaya zorladı. İsteyerek çıkmadım itiraf edeyim. Aynı dönemde de kafam hep şöyle çalışıyordu. Ortada kötü bir durum var ve biraz iyiliklerin de konuşulmaya ihtiyacı var. İnsanlara nasıl moral verebiliriz. Mutlu edecek şeylere de ihtiyaç var. Bir şeyle mücadele ederken biraz da geçmişten güç almak gerekiyor. Geçmiş deneyimlerden. Bizim iyi yönlerimizi ortaya çıkarabilecek, birazcık olsun yüzümüzü güldürebilecek ve duygusal anlamda derleyip toplayacak bir şeye ihtiyaç var” diye düşünürken başta babam olmak üzere çevremin taraftarlık tutkusunu çok farklı yaşayan insanlarla dolu olduğunu fark ettim. Ve insanların bu tutku hikâyelerini kaleme almaya başladım. Bunu bir arkadaşımla paylaştım. Hem çok yoğun çalışıyordum, hem de duygusal anlamda bunun altından tek başıma kalkamam diye düşündüm. Beni o dönem kitabı sonradan birlikte projelendirdiğimiz Bozkurt Kenan Yılmaz ile tanıştırdılar. Yazdığımız diyemiyorum çünkü birçok insan yazdı kitabı. Yüzün üzerinde insanın hikâyesi var. Bize sadece derleyip, toplayıp araya bütünleştirici şeyler yazmak ve bir kurgu oluşturmak kaldı. Birçok insanın emeği var. Asla benim kitabım dememem gereken bir proje bu.

 

YILMAZ BEZGİN (YB)Peki hikâyeleri yaşayanlar anlattılar ve siz mi yazdınız yoksa herkes kendi hikâyesini yazıp gönderdi mi?

DNA-Hayır, biz yazmadık. Bir duyuru yaptık sosyal medya kanallarında. O duyurularla çok fazla yazı geldi. Okuduk içinden seçtik. Hepsini yayınlama şansımız yoktu. Onların dışında bire bir tanıdığımız, tutkusuna şahit olduğumuz insanlar vardı. Hadi sen de yaz diye ikna ettiğimiz insanlar vardı. Ben işin açıkçası yazanların yüzde seksenini bire bir tanımıyorum. Bu kitap çıktığında, arkadaşlarına, eşine, dostuna, akrabalarına yazdırdılar da dediler. Gerçekten yüz küsur kişi varsa yirmisini ancak tanırım. Onların arasında da çok samimi olduğum üç- dört kişi var diye bilirim. Benim için de çok keyifli, güzel bir proje oldu. Hikâyeleri ben de başkalarıyla birlikte öğrendim. Hayatımda geriye dönüp baktığımda, çok güzelliklerle severek anacağım bir şey çıktı ortaya. Ve her zaman kitaplar yazma hayalim vardı, ilki bu oldu. Diğerleri için benim işimi kolaylaştırdı mı? İtiraf edeyim evet. Diğer romanı çıkarırken, benim zaten böyle bir kitabım var diyebilmek işimi kolaylaştırdı. Ve belli bir kitle tarafından da olsa beğeniyle karşılanmış bir kitap.

YB“Evladıma Miras Bu Sevda” fikri nasıl çıktı ortaya?

DNA– Anlattığım gibi kendi kendime Fenerbahçelilik hikâyelerini yazmaya başladım. Olabildiğince de garip hikâyeleri seçtim. Babamın bahçeye gül ekip, aşıladığı güllerin sarı-kırmızı çıktığını görünce, koparmaya kıyamadığı için gülleri laciverte boyaması gibi. Böyle çok hikâye olduğunu fark edince bunları toparlamamız lazım diye düşündüm. Taraftar olarak kim olduğumuzu, ne olduğumuzu hatırlarsak toparlanabileceğimizi düşündüm. Taraftarlık asla bizim hayatımızı belirleyen şey olmamalı. Taraftarlık birinci kimlik oluyorsa orada sorun var demektir. Benim için asla birinci kimlik olamaz. Ama çok önemli bir kimlik ve hayatımızın bir parçası. Son derece irrasyonel, garip bir şey. Hiç bir gerçeklikle bağdaştıramayacağımız, “ne yapalım biz de böyle doğduk” gibi bir şey. Böyle hikâyeleri derleyip toplarsak insanların mutlu olacağını düşündüm. Fikrim buydu açıkçası.

MHY-Futbol doğası gereği sert bir oyun, dolayısıyla futbol dünyası da çok sert bir dünya. Bir bayan olarak bu dünyanın içinde bu kadar aktif olmanızın nedeni nedir?

DNA- Hayatımın hiç bir alanında, cinsiyetler arası farklara çok inanan birisi olmadın. Aksine futbolun başka disiplinlere nazaran çok daha eşitlikçi yönleri olduğuna inanıyorum, özellikle taraftarlık açısından. Sahada bu işi ilk erkekler yapmaya başlamış olabilir ama bugün dünyada kadın futbolunun geldiği noktayı çok yakından takip edenler için, sahada oynanan kadın futbolu inanın şu an erkek futbolundan daha çok zevk verecek seviyede. Artık çok ciddi taraftar kitlesi de var. Tabii ki futbola sektör olarak bakanlar için bu yeni bir pazar olarak görülse de, bence çok estetik ve çok güzel. Ve futbolu hep sahada tekme atmak gibi görmek bence onu sertleştiriyor. Futbol içinde bir sürü disiplini barındıran bir oyun. Tribünde yaptığınız tezahürat müzik disiplini ile bir arada düşünülebilir. Yaptığımız kareografi bir tasarımdır. Stadyumların birer mimari tasarım olduğunu düşünürseniz ve formaların aynı şekilde birer tasarım olduğunu… Şeylere nasıl baktığınız önemli. Dolayısıyla futbola nasıl baktığınız asıl olan. Ben baktığımda birçok artistik yön görebiliyorum. Bir sürü sanatsal ya da bilimsel farklı disiplinleri görebiliyorum, matematik de var sahada. Biyoloji de var. Dolayısıyla futbola nasıl baktığınız önemli. Futbolu sadece doksan dakikada atılan goller ve yapılan faullerden, futbolun o basit kurallarından ibaret sayarsanız, evet futbol sert ve erkeksi görünebilir. Ama bence hiç de öyle değil. Bu aslında sizin kim olduğunuzla ilgili. Bu aslında hayata nasıl baktığınızla alakalı. Hayata bakışınız ne kadar önemliyse, tribünden futbola bakışınız da o derece önemli. Dolayısıyla her şeye geniş bir perspektiften bakmak lazım. Tek yönlü baktığınız zaman her şey sert. Hayatın kendisi de sizin için çok sert hale gelir tek yönlü baktığınızda. O yüzden kendine ne kadar bilgi yüklediğin, ne kadar duygu yüklediğinle alakalı bütün bunlar. İçinde ne varsa hayatına o yansır ve dünyaya da öyle bakarsın. Futbola bakışınız da öyle. Dolayısıyla öyle bir kitap çok rahatlıkla çıkabiliyor. Daha iyilerini yazanlar da var. Muazzam spor kitapları var. Benim hiç tahammül edemediğim sporlar var. Hayatımda hiç izlemediğim dövüş sporları mesela. Yaşamın içinde de şiddeti tamamen reddeden biri olarak, o tür sporları bünyem kaldırmıyor ama futbol öyle bir spor değil. Kolektif bir spor. Takım sporlarını o anlamda çok önemsiyorum. Tenis gibi bireysel sporların da olağanüstü bir estetiği var ama futbol bence o anlamda sert bir spor değil. Zaten bu kadın futbolunun geldiği noktayla kanıtlanmış oldu.

ASLINDA KADINLAR TOPLUMUN HER ALANINDA VARDIR

whatsapp-image-2016-11-19-at-21-52-48

YBDilek Neşe Açıker ismini, 3 Temmuz kumpasından sonra duymaya başladık. Aynı şekilde Lube Ayar, Funda Sibel Pala gibi fenerbahçe camiasındaki kadınlar ön plana çıkmaya başladışlar. Özellikle 21 Eylül 2011’deki Manisaspor maçında bir günde elli beş bin kadın ve çocuk taraftarın toplanıp takımına sahip çıkmasıyla müthiş bir sinerji oluştu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

DNA– O zaten vardı. Bunu toplumun yapısıyla açıklayabiliriz ancak. Neredeydi bu kadınlar? Vardı ama görünmüyorlardı. Kadın bir toplumda nasıl görünüyorsa, tribünde de o kadar görünüyor. O maçla ortaya çıkan şey; “Aslında kadınlar toplumun her alanında vardır. İşte bakın burada da varlar”. Biz onları görmüyoruz, varlıklarını bile bilmiyoruz. Ve üstelik babasından, kocasından veya abisinden hep erkek karakterlerden etkilenmiş gibi algılanıyor. Öyle bir şey de yok. Dolayısıyla hiçbir şeyi kendi başına, tek bir bakış açısıyla açıklamanıza imkân yok. O gün orada yaşanan şeyi ancak, toplum kadına nasıl bakıyor kadının toplumdaki yeri nedir?sorusu ile açıklayabiliriz. Kadınlar her alanda var ama görünmüyorlar, görünmelerine müsaade etmeyen bir sistem var. İşte o Manisa maçı da bunun çok güzel açıklandığı günlerden biriydi. Dünya çapında bir yankı uyandırdı. Ancak fikrimce iyi değerlendirilemedi. Bizde güzel şeyler çok çabuk tüketilir. Çok muazzam bir anı olarak hepimizde kaldı.

YBPeki neden değerlendirilemedi sizce? Yani biz mi değerlendiremedik yoksa o dönemi planlayanlar tarafından mı müsaade edilmedi?

DNA-Biz kullanamadık. Bakın, kitleler bir şeye karar verdiyse o planlayıcıların yapabileceği çok bir şey yoktur. Bir de çok yönlü bir saldırıyla karşı karşıyasın, o kadar önemli bir kırılma noktasıydı ki. Yine hayatın her alanında, ülke yönetimi için de geçerli, sizin kişisel yaşamınız için de. O kırılma noktaları çok önemli. Ben de kendi hayatımda o kırılma noktalarını görüp başarılı olmuş bir insan değilim açıkçası. Başkalarında ve topluluklarda daha net görürüm de kendimde göremem. Çok ucu açık bir konuydu. Dünyada Fenerbahçe’yi çok farklı bir noktaya getirebilecek bir etki yaratabilirdi. Doğru konumlandırma yapılabilseydi olumlu anlamda çok başka şeyler olabilirdi.

MHY Peki bu noktada şike sürecini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

DNA– Açıkçası o konuda pek fazla konuşmak istemiyorum artık. Yapabileceğimiz her şeyi yapmaya çalıştık. Gerçekten kendi hayatımla ilgili o kadar üzüldüğüm bir dönem var mı emin değilim? Çok üzüldüm. Ama bir taraftan da, bu günlerde bir miktar kaybetmiş olsak da, o günlerde yaşanan o birlikte olup bir şeyler yapabilme duygusunu tadabilmek ki, ülkede sonradan yaşanan süreçlere çok pozitif bir etkisi oldu. Eminim tarihçiler, sosyologlar ileride bu konuyu çok kez geriye dönük olarak inceleyecekler. Çok özel bir şeyin parçası olabildik. Ama hiç birimiz artık o günün insanları değiliz. Benim aslında kendimi iyi hissetmek için yazdığım yazılar, belli bir kitle tarafından beğenildi o sayede bir kitle beni tanır hale geldi. Ama ben bizim gibi insanları yüz metrekare starı olarak tanımlıyorum. Çok sağlıklı bulmuyorum bu durumu. Onun için olabildiğince geri plana çekilmeye çalışıyorum.

YB- Yüz metre kare starı derken ne ifade etmek istiyorsunuz ?

DNA- “Ünlücükler”, ünlü gibi davranan ama aslında ünlü olmayanlar. Aslında insanın yaşayabileceği ve sosyal medyayla başlayan en büyük ikilemlerimizden biri bu. Bir yandan üreteceksiniz, ürettiklerinizin insanlar tarafından okunmasını, dinlenmesini istiyorsunuz. Ama diğer taraftan da bilinmek istemiyorsunuz. Olabildiğince kendimi buna kaptırmamaya çalışıyorum. Kaptırdığım zamanlar olmadı desem yalan olur. Bir gün gerçekten durup böyle baktım ve ”Bende mi böyle görünüyorum acaba?” dediğim insanlar gördüm. Eyvah dedim. İşte o eyvah noktasında bazı şeyleri geri alabilmeyi istedim. Yaşananları geri alamazsınız ama kendinizi tedavi edebilirsiniz. Sonrasında sadece üretmeye kendimi yönlendirerek bir şeyler yapmaya çalıştım. Bir musibet gelir ve çok ciddi bir iyilik çıkar ya çok ciddi bir kaza geçirdim. 2014’ün başları zorunlu olarak düğmeye bastım ve kendimi kapattım. Burada da içimde yaşadığım dünyaya dönme şansını yakaladım. Bu da üretim anlamında bana çok fayda sağladı. Sosyal medyada çok fazla zaman geçirmenin, bir şeyin parçasıymışsın gibi davranmanın aslında üretim sürecini nasıl sekteye uğrattığını gördüm. Çünkü düşünmüyorsun, düşünmeye vakit ayırmıyorsun. Sürekli hareket halindesin, bir de konuların bir parçası oluyorsun ya da takip etmeye çalışıyorsun. Çok hastalıklı bir durum bu. Bu şekilde gerçek hayatın nasıl bir parçası olacağım. Nasıl yazacağım? Nasıl üreteceğim? Düşünmeye ne kadar vakit ayırıyoruz? Bence sorulması gereken asıl soru bu. Üretmenin yanında içimizdeki bir şeyleri yoluna koymak için de düşünmüyoruz. Biraz fazla hızlı yaşamamıza sebep oluyor. Her şeyi kaçırıyoruz. Timeline ‘da yaşıyoruz ve her şeyi kaçırıyoruz. Orada sana ne verilmişse onun gibi düşünmeye başlıyorsun. Kendine orada bir dünya yaratıyorsun. Bir ilizyon. Takip ettiğin insanların düşleri ile yaşıyorsun. Gerçekçi bir dünya değil.
Çok ciddi önyargılar var. Bu önyargılar çok ciddi faşizan kırılmalara sebep oluyor. Birbirimizi sevmiyoruz. Sen siyahsın, sen beyazsın, sen ocusun, sen bucusun. Bu sevgisizlik, sürekli kötülük üretiyor. Ve ben bunun düzelebileceğine dair umudumu da yitirdim açıkçası. O noktada ”keşke daha da içime kapansam” diyorum. Ama hayat buna müsaade eden bir şey değil maalesef. İçine kapanmak demek, bir şeyleri tedavi etme kabiliyetini tamamen yitirmek demek. Bunun illüzyonun ve sanal alemin dışında olabileceğine inanıyorum. Evet orası bir örgütlenebilme alanı. Ama aynı zamanda bir oyalama alanı. Her şeyi dozunda yapmak gerekir. Buraya da nereden geldik onu da bilmiyorum (Gülüşmeler.)

VARLIK SORUSU HERKES İÇİN GEÇERLİ

fuars

YB- O zaman gerçeğe doğru dönelim biz. “Evladıma Miras Bu Sevda” kitabından sonra “Denizin Hikâyesi” nasıl doğdu?

DNA– “Denizin Hikayesi” ni aslında “Evladıma Miras Bu Sevda” dan önce yazmaya başlamıştım. “Denizin Hikâyesi” bir kadın hikâyesi. Oradaki karakter, bu toplumda sıradan kadınların yaşadığı baskılar ve zorluklarla ilgili örnekleri yansıtıyor. Sanki hiç bir şeyden etkilenmiyorlarmış gibi geliyor ama kadın toplumun içinde, her şeyden fazlasıyla etkileniyor. Bunu anlatmaya çalışan bir hikâye bu. Bu kitabı iyi yazamadığımı düşünüyorum. Çıraklık dönemimde yazdığım bir kitap. Baskısı bittiğinde tekrar elden geçirmek istiyorum. Ama yine de kurgu yazmaya roman yazmaya başladığım için o kitaba çok şey borçluyum. Keşke daha çok şey bilseydim yazmakla ilgili. Ama o kitaba da çok şey borçluyum. İyi bir hikâyesi var ama daha fazla şey bilseydim o dönem dediğim bir kitap “Denizin Hikâyesi”.

MHY- Kitabınızda geçen bir replikte ”Doğmamış sayılamayacak kadar kibirliyim, hiç olamayacak kadar var, var olamayacak kadar kırgınım içimde bir yerlerde ikinci bir beden var.” sözleri bize Dilek Neşe Açıker’i ne kadar yansıtıyor?

DNA- Tabii ki yansıtır. Ama bence varlık sorusu herkes için geçerli. Kişisel olarak benim üstüme alabileceğim bir soru değil. Çünkü maalesef var olduğumuz için bile bir kibre sahibiz insan olarak. İnsan olmayan her şeye karşı gösteriyoruz bunu. Benim zekâm var bana bahşedilmiş. Aklım var, iradem var, doğayı istediğim gibi yok edebilirim, hayvanlara zulmedebilirim! Yani insanın kibrini ortaya koyduğunu anlatmaya çalışan cümle. Hepimiz kendimizi göstermeye o kadar meraklı bir hale geldik ki, aslında olmamız gereken insan gibi yaşayamıyoruz. Filtrelerin arkasında suratlarımız var. Eskiden babamıza, annemize, sevgilimize, öğretmenimize kendimizi beğendirmeye çalışırdık. Bu toplumun hastalığı bu maalesef… Şimdi de işte, şuraya buraya fotoğraf koyarak, bir şeyler yazarak kendimizi beğendirmeye çalışıyoruz. Bir türlü yok olamıyoruz. Yok olmaktan kastım, aslında gerçek olarak var olduğumuz gereken şeye evrilememekten dolayı bu. Sürekli bir tersine evrim içinde insan. Fazla basitleşiyor her şey. Oradaki o varlık yokluk meselesi, bu anlatmaya çalıştığım aslında. Yok olamayacak kadar kibirliyim. Silebiliyor muyuz sosyal medya adreslerimizi, yapabiliyor muyuz? Bakın, illa var olmak istiyoruz, kendimizi birilerine beğendirmek istiyoruz. Bunu yaparken bize benzemez herkese zulmediyoruz, her şeye zulmediyoruz. Bu insan bana benzemiyor, ben buna zulmedebilirim. Daha fazla biliyorum ondan, daha çok param var, daha güzelim, daha akıllıyım, daha güçlüyüm. Kısaca her şekilde daha az şeye sahip olanlara zulmeden insanlarız. Bunun ne kadar bizi yok ettiğinin, gerçek anlamda yok ettiğinin farkında olmadan bütün kibrimizle ortadayız. Birbirimize düşman, sevmeyen çok kötü insanlarız. (Gözleri dolduğundan devam edemedi) Çok özür dilerim, bu kadar.

MHY-Bu kadar hassas bir yazar kadınlara, toplumdaki pozisyonlarına nasıl bir algı ile bakar?

DNA- O kadar kötü bir şey söyleyeceğim ki; kadınlar bana kızacak ama kadınların bir kısmını tutup sarsmak, kendilerine ve birbirlerine zulmetmelerine engel olabilmek istiyorum. Erkeklerden yeterince baskı ve şiddet görürken buna topyekûn karşı durabilmeyi çok isterdim. Ben bir sözle bakamam kadın meselesine, kavramlarla yaklaşılacak bir boyutun üstüne çıktı. Her gün yenileri eklenen şiddet haberleri, ülkeye yayılan şiddetin arasında kaybolur olur. Bugün kadınlar birbirine daha yakın durmalı. Ülkenin onca sorunu arasındaki sanki daha önemsiz bir meseleymiş gibi yaklaşılırken, üzerimize yönelmiş erkek şiddeti, toplumun baskısı derken bizim birbirimize uzak olmaya hakkımız yok. İnsanın birbirine yaptığını kendi cinsiyetleri içinde kadınlar birbirlerine yapıyor. İşin açıkçası aslında şu an gördüğünüz kadar hassas biri sayılmam. Sadece kötülükten çok yorgunum. Benim bünyemin kaldırabileceğinin üstünde bir kötülük var çevremizde.

YB-“Gündüz Kelebeği” ne geçelim, son kitabınız hakkında ne söylersiniz?

DNA-Gündüz kelebeğini seviyorum. Çünkü “Denizin Hikâyesi” okudukça ‘of keşke yazmasaydım’ dediğim, kurgusal anlamda yazım anlamında çok hatalar yaptığım bir kitaptı. ‘ bir şeyi yaparken öğrenmek ve öğrenirken yapmak’. Genel anlamda da öğrenmeye bakış açım budur ve Gündüz Kelebeği’nde bu yöntemi izleyebildim. İki editörle çalıştım bu kitapta. Aynı zamanda yazmayı öğrenmeye başladım o iki insanla. Okuduğum her şeyde yeni sorular doğuyor, o sorular da bana bir şeyler öğretiyor. “Gündüz Kelebeği” nin yazım süreci iki yıl kadar sürdü. Bana bıraksalardı, birşeyleri hala kurcalıyor olurdum. Kitabın üzerinde kelime kelime, cümle cümle çalıştım. Kurallar anlamında kusursuza yakın bir kitap. İşin doğrusu, muhakkak eksikleri olmuştur ama benim için çok değerli bir kitap. Tekrar okuduğumda kendimi iyi hissettiren bir kitap oldu. Ve anlatmaya çalıştığım şeyi anlattığımı düşündüğüm bir kitap. Biraz karmaşık bir hikâye, biraz da uzun bir kitap oldu. Aslında bu kısaltılmış hali.(Gülüyor)Bence tam kıvamında oldu, daha uzun ya da daha kısa olamazdı. Teknik anlamda ben çok memnunum “Gündüz Kelebeği” nden. İçine kapanık bir hikâye, içine kapanık insanların hikayesi. İçinde bir leitmotiv var, o da sessizlik. Sessizlik, sürekli tekrar eden bir olgu… Hem metaforik anlamda hem de gerçek anlamda insanların susmasıyla ilgili bir kitap “Gündüz Kelebeği”. Susarak kendimize, sevdiğimiz insanlara ve dünyaya ne büyük kötülük yaptığımızı kişisel ilişkilerimiz üzerinden anlatmaya çalışıyor. Biri aile sırrını gizleyerek kendi ailesine zarar veriyor, diğeri toplumda olan bitene karşı susarak topluma ne kadar zarar veriyor, bir diğeri de duygusal ilişkisinde susarak kendine zarar veriyor, biri de gerçekten susuyor, konuşmuyor. Kitapla ilgili güzel eleştiriler aldım. Tabii ki her şeyin olduğu gibi edebiyatında bir mahallesi var, o mahalleye aitseniz, kitabınız daha çok okunuyor, değilseniz kendi halinizde yazmaya devam ediyorsunuz. Maalesef böyle bir durumda var. Kendi kitabım için söylemiyorum, okunmayı hak eden bir sürü kitap yok olup gidiyor, mahallenin dışında kaldığı için. Çok manipüle edilen bir alan. Ön plana çıkan şeyler belli mahallelere ait kitaplar. İşte ‘Ya dışındasın çemberin ya da içinde’ gibi, aynen siyaset ekonomi vs. gibi orada da bir mahalle var. Keşke olmasa, en azından sanatta ve edebiyatta bu mahalleler olmasa da hak eden eserler, hak eden insanlar hak ettikleri yerlerde olsalar. O da bu işin acı tarafı. Ama “Gündüz Kelebeği” okuyanların iyi anladığı ve sevdiği bir kitap haline geldi. Bundan sonrası için daha iyisini yapabilmek adına fırsat bana verdi.

YB-Şu anda üzerinde çalıştığınız bir projeniz var mı?

DNA-Var, ama biraz uzun sürecek gibi. Aslında bahar aylarında başladım ama yaz sağlık açısından biraz problemli geçti benim için. Üzerinde fazla duramadım. Ve ondan daha önemlisi işin yazma tekniği ve nasıl bir kurgu içinde olacağına karar veremedim henüz. Onun da bir sebebi var. Bir zamanda müzik sektöründe herkesin “kaseti” çıkıyordu. Müziğin kalitesinin geldiği nokta ortada. Şu an da edebiyatın da geldiği nokta neredeyse bu. Bu yeni yazdığım kitabın, belki size delice gelecek ama bir kitap olmamasına uğraşıyorum. Yani bunun ifade edilebileceği doğru kelimeler yok. Alessandro Baricco ‘nun “Mr.Gwyn” diye bir kitabı var. Orada portre yazıyor, yani yapmıyor da hani; portre çıkarıyor. Şu anda “Mr. Gwyn” e dönmüş durumdayım, bir kitap yazayım ama kitap olmasın. Gerçekten bu sorunun cevabını arıyorum şu anda. Soru delice ama eminim cevabını bulacağım. Bu yüzden bir türlü işin içinden çıkamıyorum. Yoksa ne yazacağımı biliyorum artık hikâye bakımından, her şey ortada, akışı var, başı sonu her şeyi var ama bu sorunun cevabını bulmam lazım önce. Ben bir kitap yazacağım ve o bir kitap olmayacak. Bütün mesele bu.
YB- Buradan müziğe gelelim. Müzik kariyerinize ara mı verdiniz?

DNA-Hayır, yine müzikle ilgilenmeye devam ediyorum. Müziği bırakmış değilim. Şarkı yazmaya devam ediyorum. Yine o popüler şarkılardan yazmadığım için bahsedilmiyor ama popüler olan benim yazdığım bilinmeyen parçalar da var. Müzik benim hayatımın bir parçası her zaman. İyi bir dinleyiciyimdir en başta. Bir taraftan müzik üretmeye devam etmeye çalışıyorum. Hatta bir müzik projesi üzerinde çalışıyorum şu an. O da ilginç bir şey, umarım başarırım. Bir kaç arkadaş bir araya geldik bir müzik projesi üzerinde çalışıyoruz.

YB- Projeyi biraz anlatabilir misiniz bize? Yoksa gizli mi tutuyorsunuz hala?

DNA- Biraz öyle bir şey. Ama yepyeni bir müzik üretiyoruz havasında tabii ki değiliz. Var olanlar üzerinden gidiyoruz ama “Balkan Müzikleri” ile ilgili bir proje olduğunu söyleyebiliriz. Biraz deneysel bir proje. Yayınlanacak mı yayınlanmayacak mı? Sorusu da tamamen bizimle ilgili. Çünkü hala ilk şarkıyı ortaya çıkaramadık. Acaba hayal ettiğimiz şey ortaya çıkacak mı? Şu anda proje o noktada. Hayal ettiğimiz şeyi çıkarırsak, bu yayınlanacak bir proje haline gelecek. Ben Balkan kökenli bir aileden geliyorum. Bir şekilde doğuyorsunuz ve anlamlandıramadığınız şeyler var. Balkan müziklerini seviyorum. En sevdiğim müzikler olduğunu söyleyemem ama seviyorum. Mesela üniversite tezimi de çok severek ”Varto Sözsüz Oyun Müzikleri” üzerine yaptım. İlgiliyimdir halk müziğiyle. Hiç dinlenmeyen bir evde ve hiç dinlenmeyen bir çevrede büyümüş olmama rağmen bir şekilde ilgimi çekti. Önce meraktan araştırma konusu oldu sonra eğitimimime dönüştü. Şimdi Balkan Müzikleri ile ilgili yapmaya çalıştığım şeyi yarın belki Anadolu müzikleri için de yaparım. Çünkü Anadolu müzikleri çok fazla ihmal edilmiş. Birçok dilde ve kültürde müziklerin yapıldığı bir yer Anadolu. Bugün içinden çıkılamayan meseleler müzikle çözülebilir. Bir bakın halk neler yapmış. Ne müzikler üretmiş? Ve bu muazzam kaynağı tanıtamamışız dünyaya. Bizde her şey anlık ve günlük. Çok idealist laflar ediyorum ama öyle çok idealist görmeyin beni. Ben sadece bilgiye aç ve öğrenmeyi seven biriyim. Hiç bir şeyi idealize etmeye çalışmıyorum, aksine çok güzel hata yaparım. Çok güzel yanılırım. Bir şey yapacağız ve dünyaya örnek olacak değil, müzikle ilgili bir şey yapmak için, bir kaç müzik tarzının bir araya geldiği bir müzik yapmaya çalışıyoruz. Belki çok çirkin bir şey olacak ve vazgeçeceğiz dediğim gibi ama sevdiğim bir alanda, sevdiğim arkadaşlarımla bir şey yapıyorum.

 

DÜŞMEDEN BULUTLARDA KOŞMAM GEREK

Autosave-File vom d-lab2/3 der AgfaPhoto GmbH

MHY- Dilek Neşe Açıker neler dinler?

DNA- Biraz karmaşık o konu ama genellikle Rock’n Roll ağırlıklı dinlemeyi seviyorum. Onun dışında Dünya Müziği olarak adlandırılan tarzı son yıllarda çok dinler oldum. Sabahları klasik müziği tercih ederim. Canım isterse evde dans müziği dinler dans ederim. Müzik dinlemediğim gün kendimi eksik hissederim.

YB- Aslında eski bir konu ama sizinle sohbet fırsatı yakalamışken bunu da soralım istiyoruz. Barış Akarsu konusu çok konuşuldu, çok manipüle edildi. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

DNA- Ben aslında Barış ile ilgili hiç konuşmam. Sadece onu kaybettiğimiz dönemde birkaç konuşmam oldu. Ben onun çok iyi bir arkadaşı olmaya çalıştım. Menajerlik mesleğim değildi. Biz Barış’la birbirimizi çok seviyorduk. Sadece ben değil, biz ailece Barış’ı çok seviyorduk. Birilerinin bir şey yapması gerekiyordu. Ben de onun yanında oldum. İyi bir insandı. Hatta tanıdığım en iyi insanlardan biriydi. Biz çok iyi iki arkadaştık. Konuşmamayı tercih etmemin sebebi; çok insan konuşuyor benim de konuşmama gerek yok duygusu biraz da. Benim çok özel bir alanımda bu. O yüzden de çok sevmeye devam ettiğim biri olmasının ötesinde söyleyecek bir şey yok. Aslında çok ürkütücü bir durum. Sosyal medyadan bir mesaj geliyor ” Bana Barış’ı anlatır mısınız?” Dün bile oldu bu. Ben de hep şunu söylerim, Barış’a baktığınızda ne görüyorsanız Barış odur. Zaten onun özelliği bu. Gördüğünüz şey Barış. O kadar çok hikâye anlatılıyor ki, gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmayan. Gerek bile duymuyorum şu gerçek, şu yalan demeye. Sadece söylemeye çalıştığım şey gerçekten o sadece gördüğünüz gibi biriydi o kadar. Çok iyi bir insandı.

MHY- Barış Akarsu’ nun söylediği bazı şarkıların söz ve müzikleri size aitti. Biraz bahseder misiniz?

DNA- Barış’ın söylediği dört tane şarkı bana aitti. ”Kimdir o” ”İsterdim” ”Adımı Çıkar Deliye” ve ” Vurdum En Dibe” İkisinin sözü müziği bana ait, diğer ikisinin sözlerini ben yazdım müziklerini Namık Naghdaliyev yaptı. Bir de ”Gözlerin” var dizi için yaptığımız. Gürkan Kömürcü ile birlikte yazdık. ”Düşmeden Bulutlarda Koşmam Gerek” o şöyle bir şey, Barış bunu hiç söylemedi. Bunu ben üniversite yıllarında yazdım. Bestesi çok kötü olduğu için kimseye vermedim. Barış öldükten sonra Seyfi Yerlikaya’nın hazırladığı belgesele yardım ettim, elimdeki materyallerle destek oldum. Elimde çok fazla görüntü var hala ve onlar benim en güzel anılarım. Bir kısmını belgeselde kullanmak üzere verdim. Belgesele isim düşünürken o yazdığım şarkının dörtlüğü aklıma geldi. Barış’a çok yakışan sözlerdi ve belgesele o ismi verdik.

YB- Edebiyat ve müzik dünyamız ile ilgili ne söylemek istersiniz?

DNA- Olumlu ya da olumsuz çok şey söylemek mümkün. Hep böyle kötüleri konuşuyoruz ama çok güzel şeyler de yapılıyor. Güzel işler yapılmasa dinleyecek, okuyacak şeyler bulabilir miyiz? Mümkün değil. Dolayısıyla her şeyi yerle yeksan etmenin manası yok. Tabii ki çok güzel kitaplar yazılmaya devam ediyor. Çok güzel şarkılar yapılmaya devam ediyor. Bu da aslında insanlık adına umut veren şeyler. Sadece okuyucu ve dinleyici olarak seçmek kalıyor geriye. Sana dayatılanı almak yerine sorgulamak gerekiyor. Birileri sana dayatıyor al al al diye, bunu söyleyecek çok gücü var elinde. Başka bir ürünün o kadar gücü yok gibi. Sanat için de müzik için de edebiyat için de bu böyle. Çok satanlar listesine bakarak okuyuculuk yaşamını, parası en çok olanın yayınlattığı klibi seçersen belirleyicilik noktasında doğru mu yapıyorsun yanlış mı? Ona bakmak lazım. Belirleyici olmak için aynı zamanda iyi araştırmacı olmak, iyi müziğin, iyi kitabın peşinden gitmen gerekiyor, iyi yaşamın peşinden gittiğin gibi.

MHY- Peki bu noktada başucumdan ayırmam, ara ara ilham alırım, açar bakarım, döner okurum dediğiniz bir kitap var mı?

DNA- Aslında hafızam güçlüdür. Okuduğum bir kitabı bir kaç kere okuma ihtiyacı duymam. Onu bir kere çocukluğumda yapmıştım. Bir çocuk kitabını defalarca okudum. ”Küçük Prenses” diye bir kitaptı. Küçük Prenses’in annesi yoktu babası da uzaklara gitmişti. Kendinizle özdeşleştirirsiniz öyle bir şeydir. Tekrar tekrar okuduğum romanlar yok ama kuramlar okudukça düşüncenizde gelişip değiştiği için özellikle bazı bölümlerini tekrar okuyup referans aldığım oluyor ama bir tane kitap üzerine hayat kurmam. Bir sürü kitaptan bir sürü düşünce bütün gün başucumda duruyor diyebilirim.

YB- Bizde de insanlar okuyacağı kitabı seçerken popülariteye bakıyorlar. Mesela ”Kürk Mantolu Madonna.” Bu kitap ile ilgili bir skandal yaşandı televizyonda ve hemen arkasından kitap satış rekorları kırdı.

DNA-Benim için en mükemmel ya da ilk on arasında değil. Hatta Sabahattin Ali’nin daha güzel kitapları var. Ama bugün bir reklamcı gözüyle baksanız kitabın adı muazzam bir pazarlama sloganı gibi. O kadar güzel bir adı var ki, bazı şeyleri adı bile sattırır. Benim için rafımda olan bir kitap. Ama en azından Sabahattin Ali’ye ait bir eserin geniş kitleler tarafından okunuyor olması bile benim için olumlu tarafı. Bazı eserler isteniyor ki belli bir zümrenin elinde kalsın. Hayır, okunsun diye bakıyorum ben. Ama yaşanan hadise mizahın ötesinde bir şey. Ben gülemedim. Bence kurgu değil. İşte bakın televizyon ne kadar korkunç bir şey. Ben on beş yıldır televizyon izlemiyorum. Şu dizi bu dizi sadece sosyal medyadan isimlerini biliyorum. Televizyonum var, maç izliyorum, film koyup izliyorum. On altı yaşına girmek üzere olan bir kızım var, hayatında hiç televizyon izlemedi. En ufak bir fikri yok televizyonda olup biten şeylerle ilgili. Önümde yeşeren şeyi ve büyüyen ağacın ne kadar muhteşem olduğunu görüyorum. Benim çocukluğum için televizyon yeni bir şeydi. Onun için merakla izledik. Ama gerçekten uzak durulması gereken bir şey televizyon. Televizyon hayal kurdurmuyor, hayal satıyor. Okuduğun ve zihninde canlandırdığın bir şey, ya da dışarıda gördüğün gerçek dünya sana hayal kurdurur. Televizyon ise hayal satıyor. Bu anlamda Eduardo Galeano’nun “Tepetaklak-Tersine Dünya Okulu” isimli bir kitabı vardır bunları çok güzel anlatır orada. Aptal kutusu değil de hayalleri yok eden bir alet televizyon. Şöyle durup kendini dinlemek, dışarı çıkıp insanları gözlemlemek, hayatı gözlemlemek fırsatını elimizden çalmış televizyon. Haber takip etmek istiyorsun. Haber programları bile sana hayal satıyor, illüzyon satıyor. Dizi dediğimiz şey zaten topluma bir şeylere empoze etmek için var. Olabildiğince uzak durmaya çalışıyorum televizyondan.

whatsapp-image-2016-11-19-at-22-03-57

YB- Çok teşekkür ederiz. Son söz olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

DNA- Son sözü belki daha başka yaşam tecrübelerinin sonrasında söyleyeceğim. Şu anda kendimi son bir mesaj verebilecek düzeyde hissetmiyorum henüz. Tevazu değil bu kendimle çatışma durumu. Kendimi biraz ezmem gerekiyor bu konuda. Size teşekkür ederim umarım hayat hepimiz için her anlamda daha güzel olur..

Röportör: Yılmaz Bezgin – Müge Hatice Yönter

Editör: Müge Hatice Yönter

About RöportajTürk

Check Also

KALİTELİ KOMEDİ YAPMAK KOLAY DEĞİL

Yıllarını sinemaya adamış bir isimle beraberdik. Kimsenin sinema eleştirmenliği yapmayı meslek olarak görmediği bir zamanda …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir