Home / EN YENİLER / BEHİÇ AK – BU BÜYÜKLERİ BU ÇOCUKLARDAN NASIL YAPTINIZ?

BEHİÇ AK – BU BÜYÜKLERİ BU ÇOCUKLARDAN NASIL YAPTINIZ?

Mimarlık eğitimi almasına karşın çocukların dünyasında olmayı tercih eden, tarifi imkansız acıların yaşandığı dünyada çocukların olduğu kadar yetişkinlerin de içine umut aşılamaya çalışan iyimser, pozitif ve özgürlükçü biri Behiç Ak. Hem oyun yazarı hem karikatürist hem yazar hem de mimar olmasının yanında iyimserliğini insanlara geçirmek için pes etmeden hayata katılan biri.
Çocuk edebiyatının o büyülü rengarenk dünyasına adım atmak istediğinizde onun basamak basamak döşediği yollardan geçmenizi önemle tavsiye ediyoruz. O yollar çocuklar için olduğu kadar yetişkinler içinde çok gidilesi yollar..

11054851_10152831249639397_7060779080603025355_n

MÜGE HATİCE YÖNTER (MHY)- Sizi çocuk edebiyatında tanımamıza karşın aynı zamanda karikatürist olan bir Behiç Ak daha var, oyun yazıyorsunuz ve mimarlık eğitimi almışsınız. Bu kadar alternatifin arasında çocuk edebiyatı neden bu kadar ağır basıyor?
BEHİÇ AK (BA)- Benim yaptığım birkaç iş var. Çocuk edebiyatı, karikatür, oyun yazarlığı. Bir de daha büyükler için yazdığım yazılar var. Çocuk edebiyatına 1980’lerde, mimarlığı bitirince başladım. Amacım 3-6 yaş grubu için çocukla büyüğün birlikte tüketebileceği Picture Book’lar yapmak.Biliyorsunuz 3-6 yaş arasında çocuk ve büyük ilk, tek ve son entellektüel ilişkisini kuruyorlar. Sonra çocuk okuma yazmayı öğrenince kitaplarını kendi seçiyor ve büyükten kopuyor ama okuma yazma bilmediği dönemde her kitabı büyükle birlikte paylaşıyor. Ve büyüğünde, küçüğünde hoşlanabileceği tarzda kitaplar olursa aralarındaki o ilişkinin çok geliştirici bir ilişki olacağını düşünerek o tarz kitaplar yapmaya başladım. İlk yaptığım kitap “Yüksek Tansiyonlu Çınar Ağacı”. Daha sonra “Gökdelene Giren Bulut” vs. Fakat bu kitapları Türkiye’de o zaman yayınlatamamıştım. İlk baskılarını Japonya’da yaptım. Japonya’da büyük yayınevleri, GAKKEN başta olmak üzere benim çocuk kitaplarımı bastılar.Çünkü Türkiye’de biraz pahalı kaçıyordu resimli kitaplar bir de çok alıcısı yoktu. Mesela hala daha 3-6 yaş grubu için yapılan kitapların alıcısı düşüktür. Aslında çocuk kitapları piyasası çok gelişmiş olmasına rağmen çok emek verilen diğer kitaplara göre çok pahalı olan ama alıcısı da çok fazla olmayan bir kitap türü. Ama tabii gelişmiş ülkelerde insanlar bunların önemine çok inanıyor. Çünkü 3-6 yaş temel eğitimin verildiği, temel düşünce sürecinin başladığı bir dönem. O arada ne kadar iyi yetişirse çocuk daha sonra hayatı daha iyi anlar. Zihinsel aktiviteleri daha gelişmiş oluyor. Çocuk gelişimi için en temel zaman bu. Uluslararası bir sergide Japon Yayınevleri kitaplarımla ilgilendiler, yayınlamak istediler. Ve ilk kez kitaplarım Japonya’da yayınlandı. Daha sonra Türkiye’de kitaplarım basılmaya başlandı. Türkiye’de son 15 yıldır çocuk kitaplarına ilgi giderek arttı. Daha sonra 12-13-14 yaş grubu için yaptığım kitapları, büyüklerin de okuyabileceği tarzda yapmaya başladım. Yani hem büyüğe hem çocuğa hitap eden kitaplar yazmaya çalıştım. Bu da başarılı oldu. Çünkü büyükler geldikleri zaman ” Bu kitapları ben de okuyorum” diyorlardı. Bu çok önemli bir şey.
MHY- Seçtiğiniz konularda sorunlara yönelik çocukların öğrenmesi gereken pozitif ve özgürlükçü çözüm yollarını ele alıyorsunuz. Bunun için ne söylersiniz?
BA- Sorunlar çocuğun psikolojik dünyasını parçalayacak şekilde değil. Çocuk kitaplarının pozitif olması gerekir, bütün sorunlarla yüzleşsin ama onlara pozitif baksın. Kendini güçlü hissetsin, hayatla bütünleşme dönemi. O bütünleşme döneminde parçalanması ileride büyük psikolojik bozuklukların ortaya çıkmasına sebep olur. O yüzden bütün sorunları, onlarla karşılaştığı zaman yenebileceğini, pozitif karşılayabileceğini bilmeli. O yüzden mizah unsurunu önemsiyorum. Bu da çocukların sıkılmadan okumalarına yardımcı olur. Çocuğun sıkılmadan okuması çok önemli.
MHY- Daha eskilere döndüğümüzde Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu gibi yazarların çocuk edebiyatına bakış açıları ile şimdiki çocuk edebiyatına bakış açısı arasında nasıl bir fark var?
BA- Ömer Seyfettin aslında çocuk edebiyatına yönelik olmasa da çocuklara okutulmuş bir yazar. İyi bir yazar. Kaşağı’yı bir çocuğa okuttuğunuz zaman çocuğun bütün dünyasını parçalıyor. Çocuğa suçluluk duygusu yüklüyorsun. “Sen eğer yalan söylersen kardeşin ölür” gibi bir suçluluk psikolojisi. Çocuğu “suçluluk duygusu yükleyerek eğitmek” aslında doğu toplumlarında sıkça kullanılıyor. Cezalandırarak eğitmek ya da suçlayarak eğitmek çok doğru bir yöntem değil. Sonuçta hep ezik insanlar çıkıyor ortaya. Yetişkin yaşta Kaşağı, Diyet gibi hikayeleri okuduğunuzda size pek çok katkısı olabilir ama çocukların dünyasını kararttığı da bir gerçek…  Kemalettin Tuğcu da öyledir. Fazla dramatize ederek yazar. Acıklı hikayelerin çocuğun dünyasını kısıtladığı kanısındayım.
MHY- Yaşadığımız dünyada şu anda da çok acıklı şeyler yaşanıyor. Çocuklar da buna bire bir şahit oluyorlar. Ne kadar edebiyatta bunu yansıtmasak da sonuçta çocuk da bu dünyanın içinde yaşıyor.
B.A – Onu yansıtmak lazım ama acıtarak değil.O olguları çocuğa yansıtmak lazım ama pozitif bir şekilde yansıtmalı. Dünyayla olan bütünleşmiş kültür bağını koparmadan,yani acıtarak değil. Onu, o çocuğu acıtmak çok kolay ve çocuğu acı bağımlısı yapmak çok kolay. Büyükleri de çok kolay ama çocuğu daha kolay. O zaman ticari bir şey haline geliyor. O zaman o kitapları satarsın ama bu doğru bir yöntem değil. Çünkü savunmasız bir can o. Bir insanı özellikle bir çocuğu ağlatmak çok kolay.
MHY.- Nasıl koruyabiliriz peki?
BA- Çocuğun dünyayla bütünleşme duygusu. Eğer çocuğun bir bütünselliği varsa büyüdüğünde diyecektir ki ”Benim bakış açıma bunlar aykırı”. Ezik yetişen bir çocuk düşünün artık o problemlerle mücadele edecek gücü bile olmaz. Dünyada her şeyin kötü ve bir daha düzelemeyeceği psikolojisine kapılan çocuk perişan olur. Çocukken çok yaratıcı gibi görünen çocuklar, büyüyünce son derece vasıfsız ve düz insanlar oluyorlar. Hatta “Bu büyükleri bu çocuklardan nasıl yaptınız?” diye insan düşünmüyor değil. Bütün bunlar çocukluk döneminde ince ince işlenen şeyler. Kapitalist rejim çocuğu ticari bir meta haline getirdi. Çocukluk bir pazar artık. Herkes bu pazara bir şey üretmek istiyor. Eskiden çocuklar sokağa çıkar, özgürce oynarlardı. Ama artık çocuklar evden dışarı çıkamıyorlar. Sokağa ayak basmaları yasak çünkü sokak güvensiz. Peki neden sokak güvensiz? Herkes bunu düşünmek zorunda ve sokakların güvenilir hale getirilmesi lazım. Eve hapsolmuş çocuk yalnızlığa mahkum olur. Bu da yalnızlık endüstrisini doğurdu. Çocuklar paket gibi elde taşınarak okula, kursa, spora nereye giderse gitsin böyle bir koruma kalkanıyla gidip geliyor. Bu da çocuğun etrafında bir pazarın oluşmasına sebep oluyor. Ve işin daha vahimi bu pazar doyumsuz bir pazar. Dolayısıyla çocuğun hep böyle kalmasını istiyor. İşte sokakların güvensiz olmasının sebeplerinden biri de budur. Çocuğu bir tüketici olarak görmek çocuğa yapılmış en büyük ihanettir. Çözüm olarak da sokakları çocukların korkmadan oynayabilecekleri alanlar haline getirmemiz gerekir.

“BU BÜYÜKLERİ BU ÇOCUKLARDAN NASIL YAPTINIZ?”

0000000259131-1behic-akBEBEK ANNEM KAPAK

YILMAZ BEZGİN (YB)- Son on beş yılda çocuk kitaplarına ilginin arttığını söylediniz, sizce bunun sebepleri neler?
BA- Eskiden ilkokul çocukları kitabın bir yazar tarafından yazıldığını dahi bilmiyorlardı ya da kitabın yazarı denince bütün kitapların tek tek yazar tarafından elle yazıldığını düşünüyordu. Şimdi durum çok farklı. Artık çocuklar okuyacakları kitabı ve yazarı seçebiliyorlar. Bir de çocuk edebiyatı okullarda eğitim aracı olarak kulanılmaya başlandı. İlk önce özel okullar bunu kullandılar ama daha sonra devlet okulları da bu işe girdiler. Bu durum da ister istemez çocuk edebiyatı piyasasını doğurdu. Çocuk edebiyatında editörlük çok önemli. Çünkü yapılan en küçük hata bile çocukların yanlış bilgilenmesine sebep olur.
MHY- Bir oyun yazarı olarak baktığınızda tiyatronun durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
BA- Bütün sanatlar endüstrileşebilir ama tiyatro endüstrileşemez. Tiyatro en ilkel sanat platformudur. Onun replikasını yapmak mümkün değildir. Mesela bir tiyatro metnini kasete alıp film yaptığınızda o artık bir tiyatro değildir. Tiyatro bire bir sanattır. Sahnede birileri canlı olarak sergiler ve izleyici de seyreder. O oyun anlıktır. Replikası yapılamaz, çoğaltılamaz. O an izlenir ve geçer. Onu filme alıp seyrettiğinde o artık tiyatro değildir. Türkiye, ilerlemeci bir toplumdur. Zamanında ” Sinema varken tiyatroya neden gidelim?” tartışmaları çok yapıldı. Sinema bir endüstiridir ama tiyatro değil. Dünyanın hiçbir yerinde sinema ve tiyatro karşılaştırılmaz. Ama bizde maalesef bu tür kıyaslamalar sık sık yapılıyor. Avrupa’da devletler özel tiyatrolara bile destek verirken, bizde devlet tiyatroları bile üvey evlat muamelesi görüyor. Bizde tiyatrolar hep kapatılmak isteniyor. Neden? Çünkü kültür olmasın, insanlar düşünmesin sadece tüketsin isteniyor. Ama bu bir distopya, bu distopyanın gerçekleşmesi imkansızdır. Çünkü sadece tüketerek hiç bir toplum varlığını sürdüremez. Bir şekilde düşünen, üreten ve bu tekdüzeliğe boyun eğmeyen insanlar var olmaya devam edecektir.
MHY- Bitirirken okuyuculara nasıl bir mesaj vermek istersiniz?
BA- Herkes kendi kendini inşa etsin, pazarın kendisini inşa etmesine müsade etmesin. Pazar tarafından oluşturulan suni tüketim çılgınlığının içinde yer almasın. Kendi kendinin efendisi olmak lazım, pazarın seni köleleştirmesine müsaade etmemek lazım. Ne yapmak istiyorsanız ısrarla onu yapmaya çalışın. Asla pes etmeyin. Zafer asla pes etmeyenlerin olacaktır.

Röportör: Müge Hatice Yönter – Yılmaz Bezgin
Editör: Müge Hatice Yönter

About Müge Hatice Yönter

Check Also

YAPRAK ÖZ – BEN ONA “ŞİDDET PORNOSU” DİYORUM

  Polisiye ve gerilim romanları dediğimizde çoğumuzun aklına hala yabancı yazarlar geliyorsa bunun sebebi, ülkemizde …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir