Home / EN YENİLER / ATİLLA DORSAY – KALİTELİ KOMEDİ YAPMAK HİÇ DE KOLAY DEĞİL!..

ATİLLA DORSAY – KALİTELİ KOMEDİ YAPMAK HİÇ DE KOLAY DEĞİL!..

Yıllarını sinemaya adamış bir isimle beraberdik. Kimsenin sinema eleştirmenliği yapmayı meslek olarak görmediği bir zamanda hayatında en çok sevdiği şeyden vazgeçmek, çocukluğundan beri olan sinema tutkusundan taviz vermek istemeyen bir isim. Tabii ki Atilla Dorsay. Bu tutkusunun 12 yaşından beri var olduğunu, küçük bir deftere izlediği filmleri sütun sütun bölerek eleştirmeye başladığı çocukluğundan bahsederken farkına varıyoruz ki aslında mimarlığının adımlarını daha o zamanlar atmış Dorsay. Kendisi Mimar Sinan Üniversitesi Yüksek Mimarlık mezunu aynı zamanda.

Çeşitli festival ve yarışmalarda jüri üyeliği yapan yazar, FIPRESCI (Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu)’nun Türkiye temsilcisidir. ‘Vatandaş Rıza’ adlı bir de film senaryosu yazmış olan Dorsay, sadece Yeşilçam değil, dünya sinemalarını da yakından izlemektedir. Bugüne kadar 50’den fazla kitap yazan Atilla Dorsay’ın en son çıkardığı ’50 Unutulmaz Film’ çok satanlar listesine girmiştir. Eğlence sektörünün en önemli dallarından biri olan sinema konusunda yazılan kitapları çok satanlar listesinde görmeye alışkın olmadığımızı konunun önemi açısından tekrar vurgulamak gerektiğini düşünüyoruz.

Çocukluğunda ilgi duyduğu konuları hayatı boyunca yanında tutmaya özen göstermiş belli ki. Herhangi bir film izlemeyi düşündüğümüzde yazdığı gazetelerde önce onun yorumlarını okuduğumuz yıllar çok geride değil. Şimdi birçok sinema eleştirmeni olsa da bu işin duayeni olan Atilla Dorsay ile sinemayı konuşmak bir başka keyifli ve önemli. 

Basına özel gösterim yapılan ‘Clash’ filmini izlemek için davet edildiğimiz bir ortamda bizi kırmayıp sorularımızı yanıtlayan Dorsay ile Türk Sinemasının dününü, bugününü, sinema eleştirmenliğini, Yılmaz Güney ve Türkan Şoray ile olan anıları, Emek Sineması kapandığındaki onurlu duruşunu konuştuk. Ve tabii ki gelecek ile ilgili projelerini..

 

PORTRE 5

MÜGE HATİCE YÖNTER (MHY) – Mimarlık mezunusunuz ama sinema eleştirmenliği yapıyorsunuz. Sinema eleştirmenliğine Yılmaz Güney’in ‘ Umut’ filmi ile başladığınızı biliyoruz. Mimarlıktan sinema eleştirmenliğine geçiş hikayenizi bize anlatır mısınız?

ATİLLA DORSAY (AD) – Hayır, bu yanlış biliniyor. ‘Umut’ filmi ile Türk Sineması üzerine yazmaya başladım. Dört yıl öncesinden yani 1966’dan beri yazıyordum zaten. Aslında sinema eleştirmeni olmaya çocukken karar vermiştim. On iki yaşımdan beri gördüğüm filmleri deftere yazan biriyim. O defterler de hala elimde. Çeşitli yangınlar atlattılar ama hala sağlam duruyorlar. O defterlerin bir bölümü, 2014 yılında TÜYAP beni ‘Yılın Yazarı’ seçtiğinde sergilenmişti. İnşaAllah bir gün Atilla Dorsay müzesi açarsam ki böyle bir hayalim var. Bütün o defterleri de sergileyeceğim. On iki yaşımdan beri filmleri gayet ciddi olarak defterime sütunlar yapıp adı, orijinal adı, yönetmeni, oyuncuları, sonunda da eleştirim şeklinde aktarıyorum. Bütün bunları defterlerde yaparak sinemaya ilgimi göstermiş bulunuyordum. Dolayısıyla bu bir tutkuydu. Çok genç yaşta başlamıştı ve başka türlü de olamazdı zaten. Tabii o zamanlar böyle bir meslek olmadığı için ki bugün bile olduğu şüpheli, ailemi de mutsuz etmemek adına ciddi bir eğitim olsun diye mimarlık okudum. Üç-beş yıl mimarlık da yaptım. Ama dediğim gibi bu benim kaderimdi ve öyle oldu.

MHY – Gezi olaylarından sonra ‘Qua Vadis İstanbul’ kitabınız çıktı. Kitabın sunuşunda devamının geleceğini ve ‘Qua Vadis Beyoğlu’ gibi bir kitap da çıkaracağınızı söylemiştiniz.

AD – ‘Benim Beyoğlum’ diye Beyoğlu ile ilgili bir kitabım var zaten. Dolayısıyla o konudaki görevimi yaptım ama Beyoğlu bitmez tabii. Ama Beyoğlu’nu bitiriyorlar şimdi. Beyoğlu’na bu kadar zarar veren, mimari dokusunu bu kadar zedeleyen başka bir iktidar olmamıştır. O ayrı bir olay. Aslında ‘Qua Vadis İstanbul’ gezi olaylarından sonra yaptığım bir kitaptır. İstanbul yazılarımın bir araya toplandığı bir kitap. Fakat esas Emek Sineması olayını işleyen kitabım, ondan hemen sonra çıkan ‘Emek Yoksa Ben de Yokum’ kitabıdır. Bu iki kitap ardı ardına çıktı. İkisi de benim çok iftihar ettiği kitaplar. Biri Beyoğlu, diğeri İstanbul üzerine şehircilik alanında yazdığım yazılardan oluşturduğum kitaplardır. Bu konularda benim kişisel sorumluluk sahibi olduğumu, bu sorumluluğu üstlendiğimi ve elimden geleni yaptığımı kanıtlayan kitaplardır. Ama aynı sinema kitapları gibi şehircilik kitapları da ilgi görmediği için çok fazla satmadı. Satan kitaplarım oldu tabii. Kitaplarım az satıyor diye şikayet edecek değilim. Örneğin 1996 yılında yayınladığım ‘100 Yılın 100 Filmi’ yedi baskı yaptı. Türkan Şoray kitabım ‘Sümbül Sokağın Tutsak Kadını’ da altı baskı yaptı. Ve bunlar sinema kitapları için çok iyi sayılar. Dolayısıyla bu konuda şikayetçi olacak değilim. Zaten kitaplarım belli bir seviyede satmasaydı elli kitap yayınlatamazdım. Ama maalesef bu tarz kitaplar her zaman az satan kitaplardan olmuştur.

 

‘Gençliğimde Amerikan Sineması Hayranıydım’

DORSAY-ODTÜ

MHY – Bu sanata ne kadar uzak olduğumuzun göstergesi değil mi?

 

AD – Öyle ne yazık ki ama bu sadece bizim ülkemizde değil, bütün dünyada böyle. Sanat kitapları hiç bir yerde çok satmaz. İlla ki kendimizde kusur aramayalım. Sinema önemli bir sanat dalı ama insanları eğlendirme, hafta sonu geçici olarak iki saat her şeyi unutturma, rüyalara daldırma yönü olduğu gibi müthiş bir yatırım, müthiş bir sanayi de aynı zamanda. Bir şekilde çarkların dönmesi lazım. Dolayısıyla sinema kitapları çok satmaz. O büyük seyirci kitlesinin büyük bir bölümü filmlere eğlenmek için gider. Bu olguyu değiştiremeyiz. Bu sinemanın hem gücü hem de zaafıdır.

YILMAZ BEZGİN (YB) – Peki bir sinema eleştirmeni olarak geçmişten günümüze Türk Sinemasını nasıl görüyorsunuz?

AD – Gençliğimde bütün yeni yetmeler gibi Amerikan sineması hayranıydım. Fransız kültürü ile yetiştiğim için (Galatasaray Lisesi mezunu) Fransız filmine de ilgi duyardım ama o yıllarda biz Amerikan sineması ile beslendik, bunu kabul etmek lazım. Türk filmlerine arada sırada giderdim. 1940’lı yıllar benim 0-10 yaşlarım. O yıllarda 6,7,8 yaşımda bile ailemle sinemaya giderdim. O yıllardan bile hatırladığım filmler vardır. ‘Yuvamı Yıkamazsın – Cahide Sonku, Sürgün- Nedret Güvenç’. Çocukluğumdan aklımda kalan filmlerdendir. 1950’lerde İstanbul’a göç ettikten sonra yine büyük gürültü ile piyasaya sürülmüş ‘Yavuz Sultan Selim Ağlıyor’ gibi o tarz bazı filmlere gittim ama çok azdı tabii. Benim gerçek anlamda Türk sinemasına ilgim sinema yazarlığımın öncesinde 1960’larda başladı. İki yıl Anadolu’da askerlik yaptım. Altı ay Balıkesir’de, on sekiz ay da Manisa Salihli’de. O zaman askerlik süresi iki yıldı. İkisinde de sineması olan ama çoğunlukla Türk filmleri gösteren bir ortamda buldum kendimi. 1960’lı yıllar da Türk sinemasının en parlak yıllarıdır. Ve birden bire hiç bilmediğim ancak bazı örnekleri ile tanıdığım müthiş dinamik, kendine özgü yönetmenleri olan, oyuncuları gayet ilgi çekici bir sinema buldum. Hala 1960’lı yılları çok severim. Türk sinemasını tanıdım. Dolayısıyla ondan sonraki bütün gelişimini izledim diyebilirim. Zaten 1966’da Cumhuriyet Gazetesinde sinema yazarlığına başladım. Her ne kadar ilk dört yıl yazamasam da. O zaman adı konulmamış bir ayırım vardı. Çok sevdiğim artık yaşamayan Turhan Gürkan adlı arkadaşım Türk sinemasının büyük arşivcisi, sevdalısı ve röportajcısı olan bir kişilikti. Cumhuriyet Gazetesinde Türk sineması üzerine yazıyordu. Selmi Andak da yabancı filmleri yazıyordu. Selmi Andak, rahmetle anarım aslında bir müzik yazarıydı. Tiyatro da yazardı. Ama gerçek anlamda sinema yazarı değildi. O yoklukta sinema da yazıyordu. O yıllarda Cumhuriyet gazetesine geldiğimde hemen yabancı sinemaya el koydum ve en azından o dönemde hiç rakibim olmadı. Ama Turhan Gürkan’a olan saygımızdan dolayı Türk filmlerini sadece o yazdı. Ne zaman ki ‘Umut’ filmini hep birlikte bir salonda izledik. Hiç unutmuyorum Nadir Nadi Abalıoğlu bile vardı. Cumhuriyetçiler de vardı. Öyle bir şok yaşadık ki ‘Ben bu filmi yazarım arkadaş’ dedim. Türk sineması üzerine ilk büyük önemli uzunca eleştirim bu oldu. O günlerden beri yazarım.

 

‘1980 Darbesi Sonrası Toplumsal Konulara Yaklaşamayan Yeşilçam, ‘Birey’i İşlemeye Başladı’

MHY – O dönemde ‘Umut’ gibi siyasi içerikli filmlere iktidarın baskı ve sansür uygulamalarının yanında Türk sinemasının cinsel içerikli filmlere ağırlık vermesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

AD – Aslında bu sadece baskı meselesi değil. Seks filmleri dediğimiz şey apayrı sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir olay. Sırası gelmişken söyleyeyim, bu konu henüz yeterince irdelenmemiştir. Bence Türk toplum bilimcileri bu meseleye yeterince eğilmediler. Çünkü genelde muhafazakar bir toplumuz. O seks filmleri nasıl var olabildi? Benim için hala bir soru işareti. Ama siyaset açısından yani Türk sinemasının iktidar ile ilişkileri ve sansür açısından çok zor yıllar geçti. Daha 1952 yılında Metin Erksan’ın çektiği ‘Karanlık Dünya’ isimli belgesel filmi sansür kurulu tarafından yasaklanmıştı. Daha sonra ‘Aşık Veysel’in Hayatı’ adıyla gösterime girdi. Metin Erksan’ın bütün filmleri ‘Yılanların Öcü’, ‘Susuz Yaz’ dahil olmak üzere 1960’lı yıllarda bile yasaklandı. Metin Erksan hep sansür ile boğuşmuş bir sanatçıdır. Daha sonra Yılmaz Güney aynı kaderi yaşadı tabii. 1960 Anayasasından sonra sol fikirlere karşı hoşgörülü bakış ile birlikte Türkiye’de sol çok ciddi biçimde güçlendi. Sol fikirler telaffuz edilmeye, konuşulmaya, sol ideoloji yayılmaya başladı. O da tabii kendi sanatçılarını yetiştirdi. Lütfü Akad’ın gayet toplumcu filmleri hep olagelmiştir. Atıf Yılmaz’ın, Memduh Ün’ün o tarz filmleri olagelmiştir. Ama gerçek anlamda ideolojik bir bakış açısı olan ilk sanatçımız Yılmaz Güney’dir. Sol’a tam olarak angaje olmuş bir sanatçıydı. Her zaman emeğin ve emekçinin yanında yer aldı. Güzel filmler yaptı ama 1960’lı yıllar o kadar tuhaftır ki bu Anayasa sayesinde Yılmaz Güney dışında da solcu filmler yapıldı. Mesela, Ertem Göreç’in ‘Karanlıkta Uyananlar’ ya da Duygu Sağıroğlu’nun ‘Bitmeyen Yol’ filmleri Türk sinemasında gerçekten çalışan, emek, iş gücü, işçi ve daha önemlisi grev hakkı konusunda yapılmış en iyi filmlerdi. Hele ‘Karanlıkta Uyananlar’. Müthiş filmlerdir bunlar. Ama ne oldu? 1971’de, 12 Mart sonrasında yeniden o baskı ortamı kuruldu. Muhtıra ile çok ciddi bir ortam oluştu. 1970’ler aynı zamanda ideolojik mücadelelerin sokağa döküldüğü, sağ-sol çetelerinin birbirini öldürdüğü, insanların birbirine kıydığı yıllardı. O da kaçınılmaz olarak 12 Eylül 1980 darbesini getirdi. Ben sinema yazarı olarak bütün o yılların sarsıntısını yaşadım. Yılmaz Güney’in çok yakından izlediğim bir yaşamı oldu. Zaten 1950’lerin sonunda ben daha onu tanımadan önce iki yıllık bir hapis hayatı olmuştu. 12 Mart’ta tekrar tutuklandı. Selimiye Cezaevinde onunla konuştum, röportaj yaptım. Ondan sonra çıktı ve ‘Arkadaş’ filmini çekti. ‘Arkadaş’ filmi için de onunla bir söyleşi yaptım. Sonra ‘Endişe’ filmini çekmek için Adana’ya gitti. Bu sefer malumunuz bir hakimi öldürdü. Bu sefer tamamen tutuklandı ve İmralı adasına gönderildi. Oraya da gittim ve onunla söyleşi yaptım. Yani ömrüm o sıralar biraz Yılmaz Güney’i izlemekle geçti. Sonra hapisten kaçtı. Daha hapisteyken senaryoları Zeki Ökten ve Şerif Gören tarafından başkaları da var ama özellikle bu iki yönetmen tarafından ‘Sürü’ ya da ‘Yol’ gibi olağanüstü filmlere dönüştürüldü. 1980 darbesinden sonra toplum üzerinde öyle bir baskı oluştu ki solcu filmler bir yana çok ciddi toplumcu konular bile işlenememeye başlandı. Ama bunun ortaya çıkardığı güzel şeyler de oldu. Birey çıktı ortaya. Normalde Yeşilçam filmlerinde birey asla işlenmezdi. Ama 1980 darbesi sonrası toplumsal konulara yaklaşamayan Yeşilçam mecburen ‘birey’i işlemeye başladı. Birey ortaya çıktı, kadın ortaya çıktı. Kadın kahramanlar çok klişedir, iyi kadın vardır, kötü kadın vardır. Ortası yoktur. İyi olan ama cinselliğini de yaşayan hatta cinsel partnerini kendisi seçen kadın kimliği özellikle Müjde Ar sayesinde yerleşti. Ama Türkan Şoray ve Hülya Koçyiğit’in de buna çok ciddi bir katkısı oldu. 1980’ler böyle kendine özgü, sevdiğim bir dönemdir. 1990’larda büyük bir bunalım yaşandı. Bizim periyodik bunalımlardan biri. Birden bire özel televizyonculuk fırladı. Onun dışında yabancı filmciler ilk kez Türkiye’de kendi bürolarını açtılar. Warner Bros, UIP (Unıted International Pictures) ki bugün hala var. Filmleri günü gününe getirmeye başladılar. Birden bire Amerikan filmini neredeyse Amerikalılar ile aynı anda izlemeye başladık. Herkes hem o filmlere gitti hem de evinde oturup televizyon izlemeye başladı. Tabii bu durumda Türk sineması çöktü. Ama ondan sonra ne oldu? 1995’ten itibaren başta ‘Eşkıya’ (Yavuz Turgul’un yazıp yönettiği, başrollerde Şener Şen ve Uğur Yücel’in oynadığı film) olmak üzere yeni filmler seyirci ile yeniden o büyülü ilişkiyi kurmaya başladılar. Ondan sonra Türk sinemasında yükselme dönemi başladı. Bence 1995’ten sonra sinemamız devamlı yükseldi ve güç kazandı.

 

‘Eleştirmen Objektif Kalmalı’

mutfak dostları- 2

 

YB – O zaman sinemamızın makus talihini kıran filmin ‘Eşkıya’ olduğunu rahatlıkla söyleyebilir miyiz?

AD – Evet kesinlikle doğru ki o konuda benim içim çok rahattır. Ben bu film ile ilgili bir yazı yazmıştım ve hiç değiştirmeden hep o yazıyı kullandım. Filmi ilk gördüğümde ne kadar heyecanlandığımı, nasıl beğendiğimi anlatamıyorum gibi cümlelerle başlar ki bir eleştirmen böyle başlamamalı. Çünkü eleştirmen objektif kalmalı. Aslında ‘Eşkıya’dan önce yapılmış güzel filmler vardı ama yeteri kadar ilgi görmediler. Mesela ‘Muhsin Bey’ çok güzel bir film ama ben bile zamanında izleyemedim. Ben, Cannes Film Festivalindeyken oynamıştı. Onun için aylar sonra bir eleştiri yazabildim. Ama daha sonra ‘Yüz Yılın Yüz Filmi’ kitabıma aldım. ‘Muhsin Bey’, Yavuz Turgul ve Şener Şen işbirliğinin ilk önemli eseridir. Ama ‘ Eşkıya’ başka bir şeydir. Çok özel bir cazibesi vardı.

 

MHY – Yılmaz Güney ile çok röportaj yaptınız, sürekli yanındaydınız. Bize biraz Yılmaz Güney’den bahseder misiniz?

AD – Yılmaz Güney gerçek bir dosttu. Çok sıcak ve içten davranışları vardı. En çok kullandığı kelime ‘koçum’du. Hatta onunla ilk röportajımı Mecidiyeköy’de bir otelde yapmıştım. Votka ile başladı işe. Önce bana votka içirdi. ‘Hoşgeldin koçum. Önce biraz içelim, kafaları bulalım. Ne dersin?’ dedi. Normalde içki içerim, votkaya da bayılırım ama bir röportaj esnasında hiç içmem. Çünkü aklımı ve belleğimi dinç tutmam lazım. Ardı ardına votkalar içince biraz gevşedim tabii. Ondan sonra çok içten bir konuşma oldu. 1970 yılında ‘Umut’ filmiyle birlikte söyleşilere de başlamam önemlidir. İlk röportajlarımdan biri; anlattığım Yılmaz Güney ile olandı. Biri de Türkan Şoray ile yaptığım röportajdı. Türkan Şoray ile yaptığım röportaj iki gün sürmüştü. Çok uzun bir röportajdı. Ve o röportajın başlığı da ‘Sümbül Sokağın Tutsak Kadını’ idi. Çünkü onu Rüçhan Adlı ile birlikte yaşadığı evde ziyaret etmiştim. Orada biraz tutsak havası sezmiştim. Bunu başlığa koymam pek kibarca olmadı ama içimden öyle gelmişti. Rahmetli Rüçhan Adlı çok üzülmüştür ama içimden öyle geldiği için yazmıştım. Tabii Türkan Şoray ile başlayan dostluğumuz da hep devam etti. Onunla da röportajlar yaptım. Hatta bir kitabım çıktı. ‘Sümbül Sokağın Tutsak Kadını’. Zaten iki tane biyografi kitabım var. Biri Türkan Şoray, diğeri de Yılmaz Güney üzerine. Sevgili Hülya Koçyiğit, daha o yıllarda bana imada bulunarak ‘Bizim de bir Türkan Şoray kitabımız olsa Atilla Bey’ demişti. Çok istedim aslında yazmayı, Hülya Koçyiğit de çok taktir ettiğim bir kadındır ama olmadı. Bu iki biyografi kitabının dışına çıkamadım. Hep araya başka kitaplar girdi. Aslında bu konuda biraz da mahcubiyetim var. Yılmaz Güney’i sonra Selimiye Cezaevinde ziyaret ettim. 12 Mart döneminde Selimiye’ye gitmek yasaktı. Ama ben Cumhuriyet Gazetesinin de itibarını kullanarak görüşme için izin aldım. Aynı şimdi olduğu gibi o yıllarda da çok saygın bir gazeteydi. Fotoğrafçıyla birlikte gittik. O fotoğraflar da, konuşma da Türk sinemasında efsane olmuştur. Güzel bir konuşmaydı. Siyasete değinmemek zorundaydık. Ama yine de siyasi soslu bir konuşma oldu. Sonra İmralı’ya gittim. Orada resim yasağı vardı. Hiç baş başa resimlerimiz olmadı. Ama güzel bir söyleşi oldu. Yanlış hatırlamıyorsam, o röportaj Cumhuriyette yayınlanmadı. Çünkü o yıllarda Yılmaz Güney üzerine yazmak, bir takım yazılı olmayan yasaklar yüzünden mümkün değildi. Ben o röportajı bir kaç yıl sonra ilk Yılmaz Güney kitabım yayınlandığında alıp kullanabildim. O görüşmemizden bir kaç ay sonra Yılmaz Güney İmralı’dan kaçtı. Nasıl kaçtığını bilmiyorum. Fransa’ya gitti. Orada bir hatam oldu, o yıllarda Cannes’a gidemiyordum. Turizm ile uğraştığım için iki, üç yıl üst üste Cannes’a gidemedim. Yılmaz Güney malum orada ortaya çıktı. Fransa’da yaptığı ‘Yol’ filmini ilk olarak Cannes’da gösterdi. Bundan dolayı o yıl Cannes’a gitmemiş olmam hayatımın en büyük pişmanlıklarından biridir. Filmi nasılsa gördüm, çok da iyi bir film değil ama Yılmaz Güney’i orada görmek, onunla orada bir söyleşi yapmak isterdim. Cannes’da kahraman gibi karşılanmıştı. Ona tanık olmak isterdim. Ondan önce ‘Yol’ filmi ile Costa-Gavras ile paylaştığı Altın Palmiye ödülünü aldığını görmek mümkün olmadı. Bu benim çok üzüldüğüm bir şeydir. Zaten ‘Yol’ filminin Cannes’da gösterilmesi de ani oldu. Önceden ilan edilmedi. Önceden haberim olsaydı mutlaka Cannes’a giderdim. Bu tabii Cannes tarihinin en ilginç olaylarından biridir. ‘Yol’ filminin yarışmaya katılacağı festivalin ortasında açıklandı. Türk devletinin baskısından mı çekindiler, başka bir şey mi oldu bilmiyorum ama bunu bir sürpriz olarak açıkladılar ve kıyamet koptu. Sonuçta da Altın Palmiye ödülüne ortak oldu. O günlerde duyduğum pişmanlığı açıkçası çok az duymuşumdur.

 

‘İlk Röportajlarımdan Biri Yılmaz Güney İle Olandı’

Yılmaz Güney ile Selimiye Cezaevinde - 1974
Yılmaz Güney ile Selimiye Cezaevinde – 1974

 

MHY – Sizin için çok şey ifade ettiğini bildiğimiz Türkan Şoray hakkında ne söyleyebilirsiniz?
AD – Türkan Şoray’ı hayatının çok kritik bir döneminde ve en güzel halinde tanımış olmak benim için çok büyük bir şans ve mazhariyettir. Gerçekten büyüleyici bir güzelliği vardı. Yani onu tanıyıp da ona biraz aşık olmayacak bir erkek yoktur diye düşünüyorum. Dolayısıyla çok şanslıydım. Gazeteci olarak onun çevresine girdim. Yakınına girdim. Birbirimize çok gidip geldik. Ben onlara çok gittim. O benim oğlumun ve kızımın doğumlarında Rüçhan Adlı ile birlikte bize geldi. Daha sonra Cihan Ünal ile evliliğinde onu evinde ziyaret ettim. Geçen gün bir yerde kenarda kalmış fotoğrafları çıktı. Kim çekmiş hatırlamıyorum. Cihan Ünal ile evlerinde beraber fotoğrafları ve Türkan Hanımın portreleri var. Bir kısmını ona vereceğim şimdi. Onun haberi yok tabii. Bir sürü resmin de perçinlediği uzun vadeli bir dostluğumuz var. Öyle her dakika birlikte olduğumuzu, çok sık görüştüğümüzü söyleyemem. Onun meşguliyetleri çok hakeza benim de öyle. Mesela yeni evine bir aydır gitmeye çalışıyorum. Rahatsızdım tam iyileştim, düzeldim bu sefer onun yoğun bir dönemi başladı. Bu hafta İstanbul’da ‘Uçan Süpürge’ kadın filmleri festivali toplantısına katıldı. Sonra Adana’ya gitti. Yaşar Kemal anma törenlerine katıldı. Onun yönettiği ‘Yılanı Öldürseler’ filmi ile başladı etkinlik. Yani o kadar meşgul ki bir türlü yeni evini ziyaret etmek nasip olmadı. Dediğim gibi dost olmaktan çok onur duyduğum, gurur duyduğum olağanüstü bir insan. Bütün bunları söylememe bile gerek yok aslında, Türk toplumu onu çok seviyor zaten. Son kitabı da iyi sattı ve anladığım kadarıyla yeni baskıya bir şeyler daha eklemiş. O hep Türk halkının idolü olarak kalacaktır.

 

‘Onu tanıyıp Da Ona Aşık Olmayacak Bir Erkek Yoktur’

Türkan Şoray ile Strasbourg- 1980
Türkan Şoray ile Strasbourg- 1980

 

YB – Türk sineması ‘Eşkıya’ ile birlikte gişe sorununu aştı. Oradan günümüze kadar çok önemli filmler de yapıldı ve yapılmaya devam ediyor. Türk sinemasının artık bir gişe sorunu yoktur diyebilir miyiz?

AD – Evet kesinlikle gişe sorunu yok. Hatta artık tam tersine neredeyse kaliteli yabancı filmlerin yolunu kesiyor. Türk sineması öyle bir seyirci edindi ki artık en çok izlenenlerde Türk filmleri en başlarda yer alıyor. Komünizmin çöküşü ile birlikte bir milliyetçilik akımı yayıldı. Her halk kendi ulusal kimliğine daha çok sahip çıkmaya başladı. Türkler de bundan etkilendiler. Komünist bloğun içinde yer almamamıza rağmen Türkiye, 1990’lı yılların sonundaki bu milliyetçilik arayışından payını aldı. Ve birden bire kendisi ile ilgili her şeye ilgi duymaya başladı. Bunun en parlak örneği tarihçilerimizdir. Dünyanın hiç bir ülkesinde Murat Bardakçı ve özellikle İlber Ortaylı kadar popüler tarihçi yazar bulamazsınız. Yok böyle bir şey. Tarihlerine bizden çok daha fazla düşkündürler. İsimleri vardır, devamlı kitapları yayımlanır ama o popülerliği elde edememişlerdir. Bugün Murat Bardakçı yazdığı gazeteden dolayı biraz geride kaldı ama İlber Ortaylı uluslararası bir figür. Gayet popüler bir kişilik, bunu da hak ediyor bence. Böyle bir kimlik arayışı içinde sinemamıza da ilgi duymaya başladık. Aynı zamanda auteur yönetmenler yetişti. Bugün onlarca auteur denebilecek yönetmenimiz var. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu, Reha Erdem, Semih Kaplanoğlu çok popüler yönetmenlerimiz. Her yerde tanınıyorlar ve filmleri isimleri ile isteniyor. Yine popüler olan ve çok önemli işler yapan yönetmenlerimiz var. Başta Yılmaz Erdoğan, Yavuz Turgul, Çağan Irmak kesinlikle çok önemli yönetmenlerimiz. Yılmaz Erdoğan ve Çağan Irmak ikilisinin en önemli özelliği klasik Yeşilçam ile günümüz sineması arasında çok güzel bir köprü kurmuş olmalarıdır. Bunlara günümüzün sanatçılarını ekleyin. Şimdi burada adlarını tek tek saymama gerek yok ama çok değerli sanatçılarımız var. Ve işler yapıyorlar. Şimdi iki başlı bir gidiş var 1- Yaratıcı sinema var; Bizde çok fazla ilgi görmüyor ama kendini kurtarıyor. Dışarı satıldığı için o filmler kendilerini kurtarıyorlar. 2- Sanat yanı pek olmayan popüler sinema var. Ama bence popüler sinemada da iki tane temel akım var. Biri kaliteli popüler sinema; Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Ata Demirer filmleri hatta ve hatta Recep İvedik (Şahan Gökbakar) filmleri. Çünkü onların da belli komedyen özellikleri var. Katiyen onları küçük görmemeliyiz. Bir de çok kalitesiz komediler var. Kalitesiz ama var. Yapacak bir şey yok. Komedi kaliteli olmak zorunda değil. Kaliteli komedi yapmak da kolay değil. Aynı zamanda gereksiz akımlar da başladı. Türk usulü korku filmleri. Türkler neden korkuyor ki filmden korksun. Bu toplumda yaşamak zaten yeterince korkutucu. Sokağın karşısına geçmek bile şu çılgınca trafik yüzünden yeterince ürkünç bir şey. Her dakika kapınızda adamlar belirip sizi ‘FETÖ’ cü diye tutuklayabilirler. Her şey olabilir. Böyle korkunun içinde korkuyla iç içe yaşayan bu toplumda cinli perili korku filmi yapıp insanları korkutamazsın. Bunları saymıyorum ama Türk sineması gerçekten çok iyi bir yerde.

 

YB – Aslında Anadolu’da korku unsurları açısından çok zengin bir kaynağımız var. İnsanlar, albasması, karabasan, cin ve peri hikayelerine çok fazla inanırlar. Dolayısıyla bu kaynağın kullanılması gerekmiyor mu?

AD – Belki haklısın. Belki de ben fazla küçümsüyor olabilirim. Ama ben korkunun batı veya Avrupa kültürü bile değil, çok Anglo-Sakson bir kültür olduğuna inanıyorum. Korku filmlerini en çok Amerikalılar ve İngilizler becerdiler. Çünkü yazarları var. Yani İngiltere’den çıkan korku yazarları çok fazladır. Frankenstein’ı, Dracula’yı, Görünmeyen Adam’ı hep İngilizler üretti. Ve bunlar korku sinemasının temel figürleridir. Amerika’dan bir Edgar Allan Poe çıktı. Hem şair hem korku yazarı. Fransızlarda bunun benzeri bir isim yok. Dolayısıyla çok Anglo-Saksonlara özgü olduğunu düşünüyorum. Ama denenebilir tabii ki ben korku filmi severim.

MHY – Gişe rekorları kıran ‘Recep İvedik’ filmi için ne düşünüyorsunuz?

AD – Recep İvedik, halkın geniş kesimlerinin ihtiyaçlarına karşılık veriyor. İnsanları güldürüyor ve inanılmaz seyirci sayılarına ulaşıyor. Benim janrım değil, benim tipim değil, benim oyuncum değil. Zaten aramızda bir gerginlik de olmuştu ama onu hiç önemsemiyorum. Fakat belli ölçüde saygı duyuyorum. Bu kadar gişe yapan, yazar ve yönetmenliği olan, insanları çeken bir oyuncuya alim tavrıyla yukarıdan bakarak bir yere varamayız. Bu konuya toplum bilimcilerin eğilmesi gerekiyor. Türkiye’de bu eksik. Bu başarının nedenlerini irdelemek, analiz etmek gerekiyor. Çok kabaca, o kadar kaba çizgide, o kadar iğrenç bir karakter sergiliyor ki başarısının nedenini sorgularken işte burada toplum bilimcilerin devreye girmesi gerekiyor. İnsanların kendilerini o karakterle daha çok özdeşleştirmeleri yüzünden mi? Yoksa aman ne komik, ne bayağı, Allahtan biz böyle değiliz gibi bir teselli bulmalarından mı? Ben bunu bilemiyorum.

MHY – Sizce hangisi daha çok ağır basıyor?

AD – Ben toplum bilimci değilim ama bence ikisi de var. Yani o karaktere yakın, bayağı şeylere gülebilen, karikatürün de mizahın da en kabasına gülebilen bir kesim var. Ama bütün Türk halkının kolay kolay Recep İvedik ile kendini özdeş göreceğini düşünmek istemiyorum. Belki daha büyük bir neden vardır. Karmaşık bir olay çünkü. Böyle bir tip görüp, ‘Aman benden uzak olsun, ne bende ne de çevremde böyle bir tip olmasın’ diye düşünenler de vardır.

 

 

WOODY ALLEN İLE İSTANBUL'DA
WOODY ALLEN İLE İSTANBUL’DA

 

MHY- Bildiğiniz gibi 2017 Oscar ödülleri gecesi, En İyi Film Oscar’ı açıklanırken “La La Land” anons edildi. Oyuncular ve tüm kadro sahnedeyken zarfın karıştığı ortaya çıktı ve ödülün ‘Moonlight’ filmine verildiği açıklandı. Yaşanan bu karışıklığı nasıl değerlendiriyorsunuz?

AD – Ne diyebilirim ki? Organizasyonlarda kusursuz olduklarını düşünen Amerikalıların yaptığı çok büyük bir hata. Orada nasıl bir önceki ödülün zarfı son dakikada tekrar ortaya çıkıp, en iyi oyuncu, en iyi film zarfının yerini aldı? İşte organizasyonun kilit noktasını oluşturan iki veya üç kişiyi görevden aldılar. Onların suçuymuş. O noktaya nasıl geldi bilemiyorum açıkçası. Zavallı Faye Dunaway ve Warren Beatty’i suçlamanın da bir alemi yok. Çünkü ikisinin eline yanlış zarf veriliyor. Orada filmin adını görüyorlar. Oysa orada filmin değil oyuncudan dolayı filmin adı var. Onu fark etmiyorlar. Warren Beatty işin içinden çıkamadığı için sorumluluğu Faye Dunaway’a bırakıyor. O da hala ‘La La Land’i görüyor. Halbuki üstünde oyuncu adı var. ‘La La Land’ diye anonsunu yapıyor. Bu bir skandal tabii ki. Herhalde sadece Oscar ödül töreninde değil, bütün bu tür organizasyonlar tarihindeki en büyük skandal bu.

YB – Bir filmi izlerken izleyici nasıl bir gözle bakmalı?

AD – Kimseye hangi gözle bakması gerektiğini söylemek hakkına sahip olduğumu düşünmüyorum. Bir kere seyirci bir filme eleştirmen olarak bakmak zorunda değil. Kendi gözüyle, kendi hayata bakış felsefesiyle, kendi kültür birikimiyle, kendi sinema anlayışıyla ne arıyorsa ona göre bakar. Kimi, tür sineması sever. Filme gittiğinde ağlayacak mı, gülecek mi, üzülecek mi? Bilmek ister. Kimi, tür sinemasını sevmez, auteur dediğimiz yaratıcı sinema sever. Her filmde şaşırtılmak, sarsılmak, film tarafından adeta sarsıntıya uğramayı sever. Bunun genel bir kuralı yok. Ama eleştirmen olarak hangi gözle bakmaları gerektiği ile ilgili bir şeyler söyleyebilirim ama söylemek istemiyorum. Eleştirenler bunu yeterince biliyorlar. Türkiye’de gayet akıllı ve genç eleştirmen kadrosu var artık. Yaptıklarını biliyorlar ve işlerini de gayet iyi yapıyorlar.

MHY – Peki örnek olarak bir kaç isim sayabilir misiniz?

AD – Uğur Vardan kendini çok aştı. Hürriyette ona verilen geniş yerde gayet iyi işler yapıyor. Akademisyen eleştirmenler çok geride kaldılar. Akademisyenlere karşı takınılan tavır yüzünden biraz da itildiler. Bir ara o kesimden çok iyi yazılar geliyordu. Altyazı Dergisinde bayağı kendine özgü iyi bir ekip var. Gazetelerde yazan profesyonel eleştirmenlerden ise, Ali Ulvi Uyanık, Murat Erşahin, Burak Göral, Mehmet Açar gibi ilgi ile izlediğim yazarlar var.

 

MHY – Az önce ‘Clash (Çatışma)’ filmini beraber izledik. Bu filmle ilgili kısa bir değerlendirme alabilir miyiz?

AD – Bu film geçen yıl Cannes’da çok sükse yapmış bir filmdi. Aradan bir yıl geçti. Ben de merak edip geldim ama hak ediyor. Belgesel gibi bir film. 2013 yılında başlayan olaylarda Mısır toplumunun nasıl ikiye hatta üçe ayrıldığını gösteriyor. Müslüman Kardeşler var. Onlara rağbet etmeyen daha laik kesim var. Bir de polisler var. Yani bu üç kesim öyle bir düşmanlık içinde ki sonunda zaten o çok acıklı finalinde gösterdiği gibi bir sürü kurban verilmesi kaçınılmaz. Toplumların bu şekilde politik açıdan bölünmelerinin nasıl facialara sebep olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla herkesin, bütün ülkelerin, bütün halkların hele şu dönemde Müslüman ülkelerin ders alması gereken bir film.

 

‘Müslüman Ülkelerin Başına Gelenler Çok Üzücü’

atilla dorsay

 

MHY – Referandum sürecinde her iki taraf da kendi istedikleri sonucun çıkmaması durumunda Türkiye’nin Mısır ya da Suriye gibi olacağını öne sürüyorlardı. Sizce Türkiye böyle tehlikelere karşı gerekli reaksiyonu gösterip kendini koruyabilir mi? Yoksa böyle bir tehlike gerçekten var mı?

AD – Dikkat ettiyseniz bu filmde Suriye, bir an önce kapağı atılacak bir cennet gibi gösteriliyor. En azından 2013 yılında öyleydi. Bu kadar bölünmüş ve iç savaşa sahne olmuş bir ülke değildi. Ama hepsi birbirinden beter. Suriye’de sonunda bu tuzağa düştü. Bölündü, parçalandı. Irak çoktan öyle olmuştu. Yani bu Müslüman ülkelerin başına gelenler çok üzücü. Alınması gereken dersler var tabii.

 

YB – Eleştirmenlerin yönetmenlerle aralarının iyi olmadığını düşünürüz hep. Sizin yönetmenlerle yaşadığınız sıkıntılar var mı?

AD – Oldu tabii ki. Artık çok fazla dile getirmek istemiyorum ama mesela Şerif Gören bir akşam sarhoş bir halde beni arayıp ölümle tehdit etti. Ya da bir türlü anlaşamadığımız yıldızımızın barışmadığı yönetmenler oldu. Ezel Akay bunlardan biridir. Başkaları da var. Ama bazen çok kritik bir anda hiç beklemediğiniz bir yönetmenden öyle bir destek alıyorsunuz ki. En son benim SİYAD ile (Sinema Yazarları Derneği) tartışmamda bana en büyük destek bir yönetmenden geldi. Semih Kaplanoğlu, bana yazdığı mailde ‘SİYAD’ın bana karşı yaptığı olayın büyük bir saygısızlık’ olduğunu söyledi. Ben de bunu bir yazımda kullandım. Çünkü böyle bir destek görmek benim için çok rahatlatıcı bir şey oldu. Semih Kaplanoğlu filmlerini severim, iyi şeyler yazmışım ama özel bir ilişkim olan yönetmen değil. Yıllardır ne karşılaştım ne de görüştüm. Yani böyle şeyler de oluyor. Yönetmenleri hep dost bilirim. Yaptıkları eserlerle uğraşıyorum. Yıllardır onları yazıyorum. Ama olabildiğince de objektif kalmaya çalışıyorum. Kavgalı olduğum yönetmenlerin filmlerini ‘ Yüzyılın Yüz Filmi’ kitabında görmezden gelmedim. Ezel Akay’ın ‘Neredesin Firuze’ filmini, Şerif Gören’in de ‘Yol’ filmini aldığım gibi başka filmleri de kitaba ekledim. Demek ki bu kavgalar beni etkilemez. İşimi yaptığım zaman gayet objektif olabiliyorum. Onun dışında normal insan ilişkileri. Kimini kardeşim gibi severim, kimi ile de yıldızımız barışmaz yani. Çok doğal.

MHY – Bitirirken artık yeni bir çalışmanız veya projeniz var mı?

AD – Ben şimdi anılarıma yoğunlaşacağım. Bu çıkan ‘Elli Unutulmaz Film’ in devamı gelecek. Hazır filmler var, yazılar bekliyor. O çok zor değil ama oraya biraz daha film eklemem lazım. Ama esas yapmak istediğim şey anılarımı yazmak. Artık başlamayı düşünüyorum. Orada sanıyorum ve umuyorum ki şimdiye kadar hiç açıklamadığım, değinmediğim bazı şeyler de olacak. Sekseninci yaş günüme yetiştirmek istiyorum. İki sene kaldı. Umarım yetiştirebilirim.

 

Röportaj: Müge Hatice Yönter – Yılmaz Bezgin 

Editör: Müge Hatice Yönter

About Yılmaz Bezgin

Check Also

DEV DERBİYİ KİM KAZANIR?

Nefesler tutuldu, tüm gözler 22 Ekim Pazar akşamı Türk Telekom Stadyum'unda olacak. Fakat şimdiden  ana gündem maddesi, ''DEV DERBİ'yi kim kazanacak'' sorusu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir