Home / EN YENİLER / ATEŞ BAKAN – KOMPLO DEĞİL, PUSU!..

ATEŞ BAKAN – KOMPLO DEĞİL, PUSU!..

 

Hürriyet Gazetesi Spor Yazarı Ateş Bakan ile yaptığımız bu söyleşide;
Fenerbahçe’den Milli Takıma, Voleyboldan Basketbola, Amatör
sporlardan Eğitime, Pierluigi Collina’dan Emre Mor’a, 28 Şubat’tan
3 Temmuz’a  kadar birçok konuda dolu dolu bir içerik okuyabilirsiniz.
O, spora gönülden bağlı, konuşması keyifli, konusuna hakim bir yazar.
Biz konuşurken çok keyif aldık. Sizin de aynı keyfi almanızı diliyoruz..

indir

YILMAZ BEZGİN (YB)- Sizi Hürriyet gazetesinde genellikle Fenerbahçe ile ilgili yazdığınız köşe yazılarınızdan tanıyoruz. Sizi daha yakından tanımak isteyenlere kendinizi nasıl anlatırsınız?

ATEŞ BAKAN (AB)- Aslında Ankaralıyım, Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) mezunuyum. İktisat okudum, kendi işinde çalışan mülayim bir insanım. Okuldan mezun olduğumda ilk iş başvurum Hürriyet gazetesine oldu. Hürriyet gazetesinde ilk defa yayınlanmış bir ilan gördüm. Ve bir daha da yapılmadı herhalde. “Ekonomi mezunu genç insanlar yetiştirilmek üzere” diye bir ilandı. Büyük bir coşkuyla başvurdum ve kazandığıma dair haberi geldi. Koşa koşa gittim başladım. Ankara’da Rüzgarlı Sokakta idi. Hayallerimde yaşattığım bir Hürriyet gazetesi vardı. Tamemen benzerini gördüm. Müthiş bir ortam vardı. Açık kocaman bir büro, bir tane masa, bir tane telefon en başta da şef oturuyor. Herkes kendi masasında oturuyor. İnanılmaz bir gürültü, kalabalık,herkes telefonla konuşuyor, koşturmaca, telaş var. Gazetecilik dışarıdan çok farklı görünüyor ama içine girince görüyorsunuz. Ben tabii ekonomi bölümü için başvurdum ama şef sizi bir yere göndermezse bomboşsunuz. Sana haber yaz diyorlar. Uyduramazsın ki haberi. Saygı Öztürk var mesela gazetenin yarısını o çıkarıyor. Her yerden haber geliyor ona. Benim masam bomboş, okuyacak bir şey de yok.Telefon ve daktilo var internet olsa oyalanacağım ama o zaman o da yok. Utanıyorum, herkes çalışıyor ben oturuyorum. Arkada da spor muhabirleri var. Üç kişi, onların işi çok güzel. Galiba Neşet Özmen, Meriç Enercan ve Sümer Abi idi. Deli bir spor meraklısıyım, aklım, fikrim, kalbim arka tarafta. Bir de onların işi kolay. Çünkü haber yaz diye bir şey yok. Maça gidiyorsun, hem de en sevdiğin şeye gidiyorsun. Bir de yazı yazıyorsun üstüne de para kazanıyorsun. Deli gibi bir şey. Sonra şef bir-iki tane ekonomi haberine gönderdi beni. Yazıyı yazdım elli bin tane imla hatasıyla tabi ki. Ertesi gün gazetede yazım çıkacak diye heyecanla bekliyorum.Haberim çıktı gazetede, haberimi gördüm o an dünyanın en mutlu adamıyım. Ama çıktığı an bitti.Hadi yeni bir tane daha yaz. Ertesi gün yeniden haber yazman gerekiyor. Okuyan okudu geçti gitti. Benim önüm yine bomboş, arayan soran yok. Bir ay falan çalıştım bu şekilde sonra belli bir rutine girmeye başlayınca bana da haber gelmeye başladı, bende kendi haberlerimi yapmaya başladım. Çok keyifli, çok güzel bir iş olduğunu anladım. Ama aklım hala arka sırada oturan, Ankaragücü maçına giden adamlarda. Yaklaşık dört ay çalıştıktan sonra askerlik zamanım geldi. Askere gittim geldim. Askerlik süresince Hürriyet Gazetesi kadromu tuttu, askerden sonra gel başla dediler. Fakat döndükten sonra gittim ama işe başlayamadım. Açıkcası nedeni de maddi koşullardı. O dönemde gazetecilik piyasası para kazanmak için girilecek bir piyasa değildi. Ancak başka geliri olan ya da hali vakti yerinde insanların hobi olarak yapabildikleri bir meslekti. Orada teleffuz edilen rakamlarla benim hayatımı idame ettirmem imkansızdı. Hayatımı kurmak için para kazanmam gerektiğinden orada çalışmayı kabul etmedim. Çok istememe rağmen gazeteciliğe devam edemedim ve iş hayatına atıldım. Hala yapmaya devam ettiğim mevcut işime başladım. Arkadaşlarımla ortak bu işimi sürdürürken, bir yandan da gazeteciliğe olan aşkım devam ediyordu. Aklım hep oraya gidiyordu. Aklımın gittiği yer aslında amatör sporlar. Çünkü Türkiye’de amatör sporlara çok fazla haksızlık yapıldığını görüyorum. Çok az para harcanmasına rağmen, çok başarılar elde ederler fakat bunun karşılığını alamazlar. Voleybol olsun basketbol olsun her zaman diğer bütün amatör sporların da desteklenmesi gerektiğini savunurum. Ve bir gün yazmaya başlarsam bunlara yönelik yazarım diye düşünüyordum. “Bu sporları halka sevdirmeye çalışacağım” diyordum. Çünkü bu aslında bir döngüdür. Gazete yazarsa insanlar okur, okuyunca severler, severlerse gazete daha fazla yazar gibi bir döngüdür bu aslında ama Türkiye’de bu döngü çalışmadı. Türkiye’nin uluslararası arenada en az başarı elde ettiği spor futboldur ama en fazla ilgiyi gören, en fazla seyirci çeken, en fazla para kazanan ve en fazla popülarite getiren de yine futboldur. En fazla para harcanan yer futboldur ama en az başarı elde edilen yer de futboldur. Özellikle kadın sporlarında çok başarılıyızdır ama ne yazılır, ne çizilir, ne de görülür. Yazmaya çalışmamdaki birinci amaç buydu. Ama 3 Temmuz olayı patlak verince çok şey değişti.
MÜGE HATİCE YÖNTER (MHY) – 3 Temmuz öncesini ve sonrasını birlikte değerlendirirsek futbol bu olaylardan nasıl etkilendi?
AB- Çok büyük farklar oldu aslında. Ama ben 4 Temmuz sabahı hem Fenerbahçe taraftarı hem de bu ülkenin bir vatandaşıydım. Aziz Yıldırım ve arkadaşlarının tutuklandığını okuduğumda şoke oldum. Kafamdan da, “Türkiye’de şike ve teşvik yapılıyor, yapıldığını biliyorum. Bu ülkede şike biraz az ama teşvik inanılmaz çok yapılıyor. Özellikle hatır şikesi çok fazla yapılıyor. Fenerbahçe de yapmış olabilir” diye geçiyordu ama arkasından bir bombardıman başladı. Bütün medya aynı anda bu insanların suçlu olduğunu, daha evlerinin kapısından alınırken beyan etmeye başladılar. Bütün televizyonlar bangır bangır bağırıyorlardı. Ve bir de örgüt diyorlar. Şimdi bu bende her zaman inanılmaz soru işaretleri uyandırır. Çok yaşadığım bir olaydır. İnsanlık tarihinde çok fazla yaşanmamıştır belki ama eğer bir yerden algı bombardımanı geliyorsa, bu bombardıman tek bir kaynaktan geliyordur.Bu kaynak büyük bir ihtimalle emniyet türü bir kaynaktır. Ve bir operasyon, bir komplo vardır. Ve buna da gazeteler kayıtsız kalamazlar. Şimdi bir yerden ülkenin o an için en önemli konusu ile ilgili sürekli haber akarken gazeteciler haberi atlamamak için bu gelen haberlere kayıtsız kalamazlar. Ama süzgeçten geçirebilmek kolay iş değildir. Çok ciddi makamlardan bir bombardıman geliyor. Kafamda soru işareti uyandı fakat nereye baksam, kiminle konuşsam, saygın sözüne itibar edilen arkadaşlarım bile ”Futbol’un Ergenekonunu Tutukladılar” diyordu, o algı oluşturuldu. O zamanlar “Ergenekon” ve “Balyoz” davaları da devam ediyor. Bu iki davanın da henüz balonu patlamamış. Davalar ciddi cipddi devam ediyor. Kimseden de henüz aksi bir ses çıkmıyor. Koskoca Genel Kurmay Başkanı “Çete Kurmak” tan tutuklandı. Türkiye’de her zaman darbeler olduğu için herkes iddiaların doğru olduğunu varsayıyor ve itiraz etmiyor. Böyle bir dönemdeyiz. Yaklaşık yedi-sekiz gün sonra gazetelerde iddianame çıkmaya başladı. Bu tür ciddi bilgiler rastgele piyasaya çıkamaz, mutlaka yine organize bir kaynak bunu sağlıyordur. Okuyorum, örgüte sokmaya çalışıyorlar. Örgüte sokmanın da bir anlamı var, daha fazla, daha ağır ceza verebilmek. Ben dedim ki, “Bu işte kesinlikle bir operasyon, bir komplo var.” Fakat derdimi kimseye anlatamıyorum. Bilmiyorum, Fenerbahçe’nin içinde de değilim. Kulüp üyesiyim ama hiç içinde değilim. “Yazmam lazım” dedim. Kendi kendime yazmaya başladım. Daha sonra “Bunları milletin okuması lazım” dedim. Yazmak için değişik gazetelere başvurdum.Tesadüfen o zaman bir arkadaşımın vasıtasıyla Hürriyet gazetesinin internet sitesi için yazabilme şansım oldu. Bu dediğim 11 Temmuzda oldu. İçim içime sığmıyor. Bir tane adam da çıkıp benim kafamdaki soru işaretlerini gündeme getirmiyor. Herkes inanmış asalım, keselim kafasında. Bir kişi bile çıkıp itiraz etmiyor, belki eden olmuştur ama ben görmedim. 11 Temmuz günü “Hadi yaz bakalım” dediler. Direkt olmasa da ilk günden dolaylı olarak bu konuları yazdım. 15 Temmuz günü ”Komplo değil ama pusu” diye yazdım. Komplo olup olmadığı konusunda emin değilim ama pusu olduğu kesin. Nedeni de; bir bakıyorum on iki aydır takip var, yedi sülalesini dinlemişler ama ortada somut bir delil yok. Tamam Aziz Yıldırım’ı dinlediniz, başka kimi dinlediniz? Galatasaray’ı, Beşiktaş’, Trabzonspor’u, küme çıkacak, küme düşecek bütün takımları dinlediniz mi? Hepsine birden yaparsanız, başlangıç sıfır noktanız önyargısız olur. Tek birini dinlediğinizde belli ki bir sıkıntı var burada.
Hergün yazmaya başladım. Şans da biraz benden yanaydı.10 Temmuz günü Ankara’da ”Yıldız Kızlar Dünya Voleybol Şampiyonası” oldu. Ben de “Yıldızlar Ankara’ya gelecek, izleyin” diye yazı yazdım, belki de kimse okumadı.Ben onları takip ettim ve kızlarımız Dünya Şampiyonu oldu. İlk defa takım sporlarında bir takımımız Dünya Şampiyonu oluyor. Herhalde “Bu adam ne yapıyor” dediler diye düşünüyorum.Yıldız Kızları yazdı ve onlar Dünya Şampiyonu oldular. Herkes onlar Dünya Şampiyonu oldukları gün gazetede görür. Ben bir hafta boyunca onları yazdım. Bütün maçlarını yazdım. Şansım da yaver gitti, çok okunmaya başladım. Bu arada Fenerbahçe takımı, başkanları içeride olmasına rağmen, Basketbol Takımı Avrupa Şampiyonu, Kadın Voleybol Takımı Avrupa Şampiyonu oluyor, Kız Basketbol Takımı final four oynuyor, falan. Benim için her zaman amatör sporlara destek veren insanlar ve kurumlar çok değerlidir.Benim için Basketbolda Anadolu Efes, Voleybolda Eczacıbaşı, Arkas çok değerlidir. Çünkü bunlar lokomotiftirler. Aziz Yıldırım’a saygımın en büyük nedenlerinden biri de; bu amatör sporlara yaptığı yatırımlar ve verdiği değerdir. Çok para kazanamadığı halde amatör sporlara inanılmaz yatırımlar yaptı. Şampiyonluklar geldikçe ben yazıyorum, ben yazdıkça şampiyonluklar geliyor. Ve bildiğiniz gibi Fenerbahçe taraftarının gösterdiği o destansı direniş sonucunda ilk defa bir duvar örüldü. “Acaba bunlar komplo olabilir mi?” diye insanların kafasında soru işaretleri oluşmaya başladı derken, iktidar ile cemaatin vazosu birbirine çarpıp kırılınca bütün Türkiye’nin üzerindeki o inanılmaz komplo çözülmeye başladı.

“Aziz Yıldırım’a Saygımın En Büyük Nedenlerinden Biri de;
Bu Amatör Sporlara Yaptığı Yatırımlar ve Verdiği Değerdir.”

24

YB- Peki sizce bir yazar veya gazetecinin kendisine ait fikirlerini yazabilmesinin veya savunabilmesinin yolu nedir?
AB- Bence bu işin en önemli meselesi, özgür olabilmek. Özgürden kastım, fikir olarak bağımsız olmak biraz ekonomik bağımsız olmaya bağlıdır. Özellikle Türkiye’de, hiç bir yazan- çizenin ya ülkedeki siyasal iktidardan, ya da kendi patronunun çizgisinden bağımsız yazabildiğini, çizebildiğini, konuşabildiğini sanmıyorum.Bir de bu dönem Türkiye için çok şanssız bir dönem. Yoksa ben de yazamazdım.Bakın çok samimiyetimle söylüyorum, bugün yazamıyorum. Bugün ofsaytı, golü yazabiliyorum. Beş senedir benim bir tek kelimem bile sansüre uğramadan çıktı. Giderek bu zorlaşıyor ama anlatmak istediğim, bağımsız özgür olabilmek, siyasal iktidarı bir kenara bıraksak bile, patronun tuttuğu takım var, tuttuğu parti var. Tamam reyting istiyor, gazetesinin okunmasını istiyor ama onunda içinde arzuladığı duyguları var. Bu baskı etkilemediği müddetçe çok iyisin. Ama baskı başlayınca özgür olamıyorsun.Öyle ki özgürlük sadece siyasal olarak çok büyük derinlikte değil. Özel olarak tanışmamaya da çalışıyorum. Mesela beş senedir ben Aziz Yıldırım hayranı olarak bilinirim. Hatta cezaevindeyken insanlar Aziz Yıldırım’ın Ateş Bakan mahyasıyla yazı yazdırdığını düşündü. Ama ben Aziz Yıldırım ile tanışmamaya çalıştım. Yirmi yıllık Fenerbahçe kongre üyesiyim hala el sıkışmışlığım yoktur. Şöyle düşünüyorum “Birlikte bir yemek yesem, bir şeyler paylaşsam, daha sonra kendi kalemime kendim sansür uygulamaya başlayacağım.” Yapamam ben kendimi biliyorum. Biriyle oturup sohbet edeyim, arkadaş olayım sonra o bir yanlış yaptığında yazamam. Yüzüne söylemişsem elbette yazabilirim ama ben yazmaktansa gelir kulağına söylerim. Bu özgürlük değil. Kendi kendini kısıtlamaktır. Sırf bu yüzden Fenerbahçe camiasından , yetkili kişilerinden kaçmaya çalışırım. Yarın kendimi bağlayacak hiç bir derneğe falan üye olmamaya çalışıyorum. Ama bu anlattığım Türkiye’de başarısızlığın yoludur. Dünyada da böyledir herhalde. Yani, bu yoldan gidip başarılı olunmaz. Bu yoldan giderseniz inanılmaz manevi tatmin yaşarsınız. Çünkü hiç bir gazete size gel bende yaz demez, hiç bir televizyon sizi kanalına çıkartmaz, hatta sizin kulübünüzün televizyonu bile sizi televizyonuna çıkartmaz. Beni Fenerbahçe Tv den çağırdılar, ben kaçtım. Çünkü aksi taktirde yarın eleştiremez olurum. Bugün böyle düşünüyorum ama yarın fikrim değişebilir. İnsan sabit fikirli olmamalı, değişime ve gelişime açık olmalı. Yarın ben Fenerbahçe Tv’yi eleştirdiğimde ” Sen dün övüyordun bugün neden eleştiriyorsun” derler.
MHY- İşte maalesef bizde her konuda böyle bir fanatizm var. Siyasal savunudan, futbola kadar her yerde. Yani fikrini değiştirme özgürlüğünü sana tanımıyorlar. Ölene kadar sabit fikirle kalacaksın, yanlışı olsa bile söylemeyeceksin.
AB- Bunu bize yanlış öğretmişler. Mesela parti diyelim, CHP’yi tutuyorsun AK Parti’ye döndün mü, dönek diyorlar.Olur mu böyle bir şey? Dönen ben değilim ki, dönen onlar. Ben mesela Avrupa Birliğine gitmek istiyorum, AK Parti o dönem istiyordu bugün istemiyor. Ben Kürtlerle barış istiyorum, o zaman istiyordu destekliyordum, bugün istemiyor ama ben hala barış istiyorum. Kim barış istiyorsa ben onu destekliyorum. Allah insana bir beyin vermiş, bu beynin sürekli gelişmesi lazım, gelişmek için de değişmek gerekir. “Hayır, sabit olarak tut bu beyni hiç gelişmesin, hiç değişmesin.” diyorlar. Bu sınırların dışına çıkabilmek için de özgür olmak gerekir. Maalesef özgür olmak da mümkün değil. Çünkü özgürlük ekonomik olarak bağımsız olmaya bağlıdır. O da pek mümkün değil. O zaman bu işi yapabilmek için “Mümkün olduğu kadar özgür olmak gerekir” diyelim.
3 Temmuzdan sonra futbolda ne değişti? Çok şey değişti.Bence en başta seyirci soğudu. Yani, taraftar burada yamuk bir iş olduğunu, haksız bir şeyler döndüğünü anladı. Taraftarın özgürlüğü de kısıtlandı. Passolig gibi zorlayıcı uygulamalarla futbol izlenmemeye başlandı. Şimdi egemen güçler “Futbolu tekrar nasıl sevdiririz, nasıl taraftarı futbola kanalize ederiz” diye uğraşıyorlar. Ama tabii ki kolay değil. Müşteri bir kere kaçtığı zaman tekrar geri almak çok zor. Bir de şimdi basketbol futbola çok ciddi rakip oldu.

“Mümkün Olduğu Kadar Özgür Olmak Gerekir”
whatsapp-image-2016-11-25-at-16-36-14
YB- Amatör sporları takip etmeyi severim dediniz, sizce amatör branşlarda yakaladığımız başarıları profesyonel futbolda yakalayamamamızın sebepleri nelerdir?
AB- Evet ben amatör sporları izlemeyi çok severim, bu benim için bir hobi. Mesela senede bir iznim varsa iznimi Gençler Dünya Şampiyonasına ya da Avrupa Şampiyonasına denk getirmeye çalışırım ve gider hem tatil yaparım hem de onları izlerim. Çok başarılıyız. Basketbolda Gençler Kategorisinde sürekli Avrupa Şampiyonu ya da ilk üçün içindeyiz. Bu da kulüplerde o branşların doğru yönetildiğini gösteriyor. Bir de çok popüler değil onun için fazla karışılmıyor.Ayrıca o sporlardaki yönetici kadrolar, belli bir eğitimden geçmiş eski basketbolcular, eski voleybolculardan oluşuyor.Basketbol da, Voleybol da üniversite sporudur. Orada yetişen, hepsi belli bir eğitimden, tecrübeden geçmiş insanlar şimdi yöneticiler. Futbolda maalesef daha az okuma oranı var. Büyük takımlarda oynayanlar bile bugün futbol kulübünde yöneticilik yapacak vasıfları geliştirebilmiş değiller. Çok az sayıda isim var. Yabancı dil bilmezler, aşağılamak için söylemiyorum ama, üniversite mezunu futbolcuya çok nadir rastlanır. Bu da yönetici olabilmek için önemlidir. Bir yandan da bu işe sansasyonel olarak bakan başkanlar var. Çünkü çok reklamı var. Mesela Kayserispor ‘un başkanını bütün Kayseri hatta bütün Türkiye tanıyor. Acayip bir reklam konusu. Dolayısıyla buna heves ediyorlar. Dolayısıyla Kayserispor başkanının voleybola, basketbola yatırım yapması için sevdalı olması lazım. Diğer tarafta popülizm var ama burada yok. Popülizmin olmadığı bir şeye yatırım yapmak için sevdalı olmak gerekir.
MHY- Sizce Avrupa’nın öncü kulüpleri ile bizim kulüplerimiz arasındaki makasın bu kadar açık olmasının sebebi nedir?
AB- Bir kere futbol ve diğer sporları kesin olarak birbirinden ayıralım. Neden ayıralım biliyor musunuz? Okul ve eğitim ile spor iç içe gitmediği müddetçe başarı gelmesi mümkün değildir. Bu bütün sporların ortak paydası. Bir kere mevcut eğitim sistemimizde bir çocuk 8. sınıfta TEOG sınavına girmek zorunda. Bu sınav için 6. sınıftan itibaren kursa gitmek zorunda. İşte sporun o çocuk için bittiğinin göstergesi. Hadi diyelim onu bir şekilde atlattı, iyi bir liseye yerleşti. Bu kez üniversite sınavı telaşı başlıyor. Bu durumda öğrenci ve ailesi eğitim ve spor arasında tercih yapmak zorunda kalıyor. Eğitim ve spor bir arada gitmediği müddetçe başarıdan söz etmek mümkün değil. Türkiye’de kurulan sistem, eğitim ve spor bir arada nasıl yürütülmezi gösteren bir sistem. İkisini bir birinden nasıl kopartalım diye bir sistem kurmak istesek ancak böyle bir sistem kurabiliriz. Dershane Spor Kulübü kurduk. Ama kuranın kim olduğunu hep beraber gördük. Türkiye onun esiri oldu. Adam Milli Eğitim sistemini değiştirdi. Bugün bile hala biz bu oyuna nasıl düştük diye muhasebesi yapılmıyor. Bu ülkede 28 Şubat darbesi yaşandı. İmam Hatipleri engelleyeceğiz diye giriştiler sözde ama yalan. Yalan olduğu nerede ortaya çıktı? Çocuklar eskiden ilkokul 5. sınıfta bugün TEOG olarak bilinen sınava girerlerdi. Ondan sonra çocuğun yine spora devam etme şansı var. Çocuğun 5. sınıftan üniversiteye kadar spor yapma şansı var Sonra sınavı getirip 8. sınıfa koydular. Artık bundan sonra çocuğun spor yapma şansı hiç kalmadı. Aslında esas amaçları çocukları spordan uzaklaştırmak değildi, asıl amaç çocukları dershaneye bağımlı kılmaktı.Okullardaki yabancı dil hazırlık sınıfını kaldırarak orta halli bir çocuğun para vermeden yabancı dil öğrenme şansını da bitirdiler. Ve bütün bunları 28 Şubat döneminde yaptılar. Güya müslümanlara karşı yapılan bir darbeydi. Eminim ki bunun arkasından da ABD ve FETÖ çıkacaktır. Çünkü bu kadar büyük zarar verilmez.
Dünyadaki bütün gelişmiş spor kulüpleri, gencecik çocukları eğitim ile birlikte yetiştiriyorlar. Ve alt yapılardaki hocalar üst yapıdaki hocalardan daha fazla para kazanıyor. En azından eşit para alıyorlar. Tabii burada çok elit hocalardan bahsetmiyorum. Ortalama bir takımı çalıştıran ortalama hocalardan bahsediyorum. En önemli şey çocuklara o sporu yaptırabilmek. Bir kere sağlıklı bir nesil yetiştirmek için bu şart. Spora hizmet aşamasından sonra, elit sporcular yetiştirme aşaması var. Bunları çok geniş bir havuzdan seçiyorlar. Tesisleri o şekilde. Birinci koşul tesisleri organize etmek. Şimdi İstanbul’da artık arsa kalmadı, olanlar da inanılmaz pahalı. Türkiye’de bu işlerde öncülük yapan bir kulüp var Altınordu, Başkanları Seyyit Özkan ‘dan dinlemiştim önce, geçen gün de Aziz Yıldırım benzer şeyler söyledi.” Alt yapıda başarı için tesis, eğitmen ve spor felsefesi lazım.”
Bizim lisanslı sporcu sayımız dünyada nüfusu bizden çok daha küçük olan ülkelerden daha az. Bizde neredeyse kimse spor yapmıyor. Futbolu çok seviyoruz ama kimse futbol oynamıyor. Basketbolcu da az, Voleybolcu da az. Çocuğun imkanı yok. Türkiye’nin yarısı İstanbul’da yaşıyor, haftada bir gün beden eğitiminde çocuğu salona sokuyor, bu kadar. Böyle bir yerden dünya çapında sporcular yetiştirmek bir mucize. Mümkün değil. Akıllı bir kaç tane Spor Kulübü var. Onlar işte futbol, basketbol, voleybol okulları falan açtılar. Bunların yetiştirdikleri ile idare ediyoruz. Aramızdaki temel fark bu. Bir de Avrupalıların yaptığı bir başka iş de dünyada yetenek avcılığı yani  ”Scouting”. Artık Avrupa’da genç nesil giderek yok oluyor. Çünkü çocuk doğurmuyorlar. Biz inanılmaz şanslıyız bu açıdan ama maalesef kullanamıyoruz. Bunu bir kullanmaya başlasak elimizde inanılmaz bir kaynak var. Avrupalılar bu açığı, Afrika, Güney Amerika ülkelerinde ve kendi ülkelerindeki göçmen çocuklarıyla gidermeye çalışıyorlar. O çocukları alıyorlar ve kendi eğitim sistemlerine göre yetiştiriyorlar. Ama şuna inanın Türkiye’de öyle bir potansiyel var ki, adamakıllı bir plan ve uygulama ile onları 5 senede yakalarız.

“Popülizmin Olmadığı Bir Şeye Yatırım Yapmak İçin Sevdalı Olmak Gerekir.”

whatsapp-image-2016-11-25-at-16-35-52
MHY- Neden yapamıyoruz?
AB- Makro planlamamız yok. Plansız, programsız sallapati gidiyoruz. Dünyanın en kötü şeyidir plansızlık. Bu işin bir planının olması lazım. Devlettir, spor teşkilatıdır birlikte bunun planlanması gerekir. Plan yaparken de şampiyon olacağım diye yapmamalı. Amaç ülkenin çocuklarına spor yaptırmak olmalı. Spor yapan çocuk uyuşturucu kullanmaz, hırsızlık yapmaz, Aptal aptal vakitlerini başka yerlerde geçirmez. Sağlıklı insan olur. Vücutları sağlıklı olur. Otuz beş yaşına gelince şişen göbeğini nasıl indireceğinin derdine düşmez. Öncelikle bunu amaçlayacaksın sonrasında o elit sporcuları seçmesi çok kolay. Önce okullardan başlamak lazım. Altınordu ‘yu inceleyin çok güzel bir model. Bir ekstra örneğini de Voleybol Federasyonu yapıyor. 3-4 sene önce başladılar, Voleybol Lisesini kurdular. Lise, başarılı voleybolcuları alıyor. Orada Voleybol ve eğitim birlikte ilerliyor. Ama o da 1 tane. Ülke için çok yetersiz.
YB-Milli Takıma geçelim isterseniz. 2018 Dünya Kupası Elemeleri oynanıyor. Milli Takımı nasıl değerlendiriyorsunuz?
AB- Tarihimizde aslında her Avrupa ve Dünya Şampiyonalarına giden bir ülke değiliz. Aslında bu potansiyelle her şampiyonaya katılmamız gerekir. Basketbolda ve voleybolda gitmediğimiz Avrupa ve Dünya şampiyonası yok. Ama futbolda gidemiyoruz. 2018’e gelince, hala çok büyük şansımız var. Çünkü çok zor rakiplerle oynadık, kalan rakipler görece daha kolay. Ekstra nasıl kötü bir takım oluşturabilirizin modeli istense işte o model Milli Takımımız olur. Başıboşluğun, egoların top noktasının yaşandığı, 2-3 tane egolu insanın çarpışıp en güçlü olanın ayakta kaldığı takım, alt yapıyı falan boş verin. İşte örnek vermek zorundayım, Arda, Volkan, Emre, Selçuk. Milli Takıma Yalçın Ayhan neden alınmaz? Komedi gibi, Stoper ihtiyacın var, orada devşirme oyuncu kullanıyorsun ama Milli Takıma Yalçın’ı almıyorsun. Adam ancak 34 yaşında Milli Takıma alınabiliyor. En çok ihtiyacımız olan bölgede, veremli mi bu adam neden alınmaz? Üç büyüklerde oynamıyor diye mi alınmaz yoksa Fatih Terim ile sorunu mu var diye alınmaz?Bilmiyorum. Arda Barcelona ‘ya gitti orada ilk altı ay top oynamadı. Ama Milli Takımda doksan dakika oynadı. Arda, kilo almış yürüyecek hali yoktu ama oynattılar. Neredeyse eleniyorduk. Arda oynamaya başladı Barcelona’nın ası oldu fit durumda, şimdi takıma alınmıyor. Sebebini kimse bilmiyor. Ama görünen köy kılavuz istemez. Muhtemelen Arda ” Hocam korneri şöyle atıyoruz ama biz Barcelona’da şöyle yapıyoruz bir deneyelim.” demiştir. ”Sen kimsin de bana akıl veriyorsun. Arda sen daha dünkü çocukken ben seni takıma aldım hop bakalım”. denmiştir. Milli takımda bilim kullanılmıyor. Her şey tek kişinin egosuna göre yürütülüyor. Takıma alınmayan Arda ve arkadaşları da, kötü giden takıma bir günah keçisi olarak seçildiler. Arda ve arkadaşlarının da egoları çok şişmişti o da ayrı bir konu tabi ki. Avrupada oynayan oyuncuların da egoları şişer ama orada kulüplerin bir anayasası var. Oyuncu ne olursa olsun o yasalara uymak zorunda. Kültürel açıdan da uymak zorunda olduğu kurallar var. Üçüncü lig takımına bile gitseniz sizi kendi kültürüne göre yetiştiriyorlar. Uymazsan o kulüpte barınamazsın. Ama bizim Milli Takımın bir anayasası yok. Bizde futbol takımımızın iki yüksek egonun çarpışması sonucu ayakta kalan egoya göre yönetiliyoruz.
Fatih Terim iyi bir örnek değil. Davranışları ve egoları bunu bize gösteriyor. Aslında çok da başarılı değil. Geçmişte çok başarılı olduğu dönemler vardı. Ama kimse geçmişi ile yaşamıyor. Ki o dönemde de başarısında başka etkenlerin olduğunu düşünüyorum. Ama bizim toplumumuz böye baskın karakterleri seviyor. Bakın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, bakın Aziz Yıldırım, Fatih Terim.Biz böyle liderleri tutuyoruz. Birini sekiz kere seçiyoruz, biri sekiz defa gidip geliyor, bir de Fenerbahçe Başkanı on sekiz yıldır başkan. Sevmişiz ki oradalar. Onlarda o egoyla bizi yönetiyorlar. Gelişime açık değiller, gelişime açık olanları da yanlarında istemiyorlar. Farklı bir sese tahammülleri yok. Dolayısıyla gelişemiyorlar, sınıfta kalıyoruz. Burada önemli olan sistem yeni birini üretemediği için Terim gitse de yerine benzer olanı gelecektir. Çünkü sistem kaliteli adam yetişmesine müsaade etmiyor. Bağımsız, çok düzgün bir adamı getirirsek üç gün sonra sistem onu yer yerine yeni bir Fatih Terim getirir.
YB- Daha önce dışarıdan çok oyuncu getirdik ama hiç birinden istediğimiz verimi alamadık. Dünya çapında oyuncu olma potansiyeline sahipken Türk Milli takımına gelenler kaybolup gittiler. Şimdi önümüzde bir Emre Mor örneği var.Gurbetçi futbolcular konusunda ne düşünüyorsunuz?
AB- Emre Mor için yorumum, bana göre Dünya’da yeni bir Messi bulduk, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması da bizim şansımız. 17 yaşında genç bir yetenek. Şimdi bizim yapmamız gereken sadece alıp burada oynatmak. Çünkü eğitimini zaten Avrupa’da alacak. Ama Türkiye’de oynarken çok büyük bir problem var.Gelirken daha bir havaya sokuyoruz. Arda’ya da öyle yaptık, Emre’ye de öyle yaptık. 18 yaşında bir çocuğa takımın patronluğunu verdik. Şimdi takımda Arda, Emre, Volkan olmayınca patronluğu 17 yaşındaki Emre Mor’a verirsen bu çocuk da kendini dünyaya göstermeye çalışıyor. Futbolun her zaman bir gerekliliği vardır, savunma yapman gereken yerde savunma, pas atman gereken yerde pas atacaksın. Çalım atman gereken yerde de çalım atacaksın. Ama kendini gösterme yeri çalım atmak olduğu için, bu sefer her pozisyonda çalım atmaya çalışıyor. Böyle bir şeyi B. Dortmund ‘da mümkün değil, yapamaz. Anında kendini dışarıda bulur. Ama Mili Takımda izlediğimiz üç maçta da bunu yapmaya çalıştığını görüyoruz. Ama kenarda antrenör olmadığı için buna devam ediyor.Demek ki bu çocuk da bozulacak. Hakan Çalhanoğlu oynadığı Bayer Leverkusen’de farklı, Milli Takımda farklı oynuyor. Arda Turan’ın İspanya’da oynadığı oyun ile Milli Takımda oynadığı oyun kıyas bile kabul etmez.

“Dünya’da Yeni Bir Messi Bulduk,
Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı Olması da Bizim Şansımız”

emre-mor-12125215

“Collina Gerçekten Dünyanın En İyi Hakemlerinden Biri Belki de Birincisiydi. Vücut Hareketleri ve Mimikleri ile Futbulculara Kararlarını Anlatıyordu.”

coll-ina_1655159c

MHY- Biraz da hakemlerle ilgili konuşalım istiyorum. Benim için hakem dendiğinde tartışmasız birinci sırada Pierluigi Collina gelir. Hakemliği bıraktığı dönemi hatırlıyorum çok üzülmüştüm. Sahada adeta dans ederdi. Neden böyle hakemler bizde yetişmiyor?
AB- Collina gerçekten dünyanın en iyi hakemlerinden biri belki de birincisiydi. Vücut hareketleri ve mimikleri ile futbulculara kararlarını anlatıyordu. Hakem ne kadar az konuşulur ve az görünürse o kadar makbuldür. Sonuçta bir oyun oynanıyor ve insanlar oraya futbol izlemeye geliyorlar. Hakemi değil. Hiç kimse para vererek hakem izlemeye gelmez. Hakemin mümkün olduğunca görünmeden, ön plana çıkmadan maçı yönetmesi gerekir. Bizde neden bu kadar maçlarda hakemler öne çıkıyor. Birincisi, çok yoruluyorlar, yani hakem futbolcularla beraber koştuğu için oyunu durdurmasa devam ettirse daha çok koşması gerekecek. Düdüğü çalıp oyunu durduruyor ve böylece nefes alıyor. İkincisi ve daha önemlisi, kesin kafasında başka bir düşünceyle çıkıyor. Olması gereken formaların rengine bakmadan, özgür olarak maça çıkmak. Ama bizim hakemlerimiz özgür değil. Sistem hakemleri korumadığı için hakem de korkuyor. Korkan adamdan düzgün iş bekleyemezsiniz. Cüneyt Çakır Avrupa’da başka maç yönetiyor, Türkiye’de başka, buna en büyük örnek olabilecek bir şey.
YB-Şu anda ligimizin lideri Medipol Başakşehir, Üç büyüklerin hegemonyasına alışan bizler için farklı bir durum, sizce bu şampiyonluğa ulaşacak bir başarı öyküsü olur mu?
AB- Medipol Başakşehir bir proje takımı, Abdullah Avcı uzun yıllardır bu takımın başında. Orada çok güzel bir yapı kurdu. Şimdi onun meyvelerini topluyor. Bu da çok güzel bir örnek aslında. Her sene on oyuncu al, on oyuncu satla olmayacağını herkese gösteriyorlar.
MHY- Sizin için Türkiye’nin en iyi antrenör, hakem ve oyuncusu kimler?
AB- Türkiye’de bana göre en iyi antrenör tartışmam bile Aykut Kocaman keza Abdullah Avcı ve Ersun Yanal’da beğendiğim hocalar. Hakem Fırat Aydınus’u beğenirim, Cüneyt Çakır’ı hiç ama hiç beğenmem. Ara sıra Avrupa’da iyi yönettiği maçlar oluyor ama Türkiye’de tam bir facia. 12 Mayıs 2012 de oynanan Fenerbahçe-Galatasaray süper final maçı 40 dk oynanarak “topun oyunda en az kaldığı maç” olarak dünyada rekor kırmış. Hakemi Cüneyt Çakır. Maçı resmen katletmişti. Topla en fazla oynayan oyuncu Muslera olmuştu. Böyle bir maç yöneten adam iyi hakem olamaz. Futbolcu, Emre Mor, Mehmet Topal ve Aurelio gibi oyuncuları severim. Yanlarında da Sergen gibi bir oyuncunun olmasını isterim.
MHY- Türkiye’deki taraftar profili ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
AB- Aslında tam biziz. Türkiye’nin profili neyse tribün profili de odur. Çünkü tribüne giden adam sokaktaki adamdır. Bir kere kulüpten beslenenleri saymıyorum. Ama işin rengi taraftardır. Boş tribünlere oynamanın hiç bir zevki olmaz. Ama tribünü de eğitmen gerekir, disipline etmen gerekir. Tribünde küfür eden, yabancı madde atanları tesbit edip en ağır cezayı vereceksin. Kalan sağlam taraftarın her şeyine katlanmak zorundasın. Çünkü taraftar olmazsa futbolun hiç bir unsuru kalmaz. Dünyanın en büyük kulüpleri taraftarıyla büyük kulüp olmuşlardır.

 

Röportor: Müge Hatice Yönter – Yılmaz Bezgin
Editör: Müge Hatice Yönter

About Müge Hatice Yönter

Check Also

YAPRAK ÖZ – BEN ONA “ŞİDDET PORNOSU” DİYORUM

  Polisiye ve gerilim romanları dediğimizde çoğumuzun aklına hala yabancı yazarlar geliyorsa bunun sebebi, ülkemizde …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir