Home / RÖPORTAJLAR / 440 İŞİTİLMEYEN ÇIĞLIK

440 İŞİTİLMEYEN ÇIĞLIK

Müge Hatice YÖNTER
mhyntr@hotmail.com

Kadın cinayetlerine dikkat çekmek ve farkındalık oluşturmak için 2018 yılında öldürülen kadınları temsilen 440 çift kadın ayakkabısını Kabataş’ta bir sanat duvarında sergileyen sanatçı Vahit Tuna ile bir araya geldik. Grafik tasarımı mezunu Tuna uzun yıllardır enstalasyon sanatı ile kendi mesleğini harmanlayarak çok çarpıcı eserler üretiyor. 19 Eylül’de açılacak olan bir başka sergisi “Mağara”yı da konuştuğumuz Tuna, toplumdaki sorunları vurgulamak için sanatı kullanmaktan yana. Toplumun bunun gibi konularda olayları kanıksamaması için çok merkezi bir alanda sergilediği 440 ayakkabının gören, duyan herkesi düşünmeye teşvik etmesini amaçlıyor.

“İnsanlarla kurduğum ilişkiyi önemsiyorum. İnsanlardan çok iyi, çok olumlu tepkiler alıyorum” diyen Vahit Tuna’nın “Yan Köşe” isimli sanat duvarında, “İsimsiz” adını verdiği sergisiyle önünden geçen herkesin dikkatini çeken çalışması 6 ay boyunca görmek isteyenler için sergileniyor olacak.

Müge Hatice Yönter (MHY) – İsimsiz sergisi. İsterseniz önce isminden başlayayım. Neden isimsiz?

Vahit Tuna (VT) – Çok uzun zamandır daha doğrusu son yıllarda gittikçe artan kadına karşı şiddet olayları sosyal medyada çokça yer almaya başlamıştı.  Fakat sosyal medyanın yapısından dolayı bir zaman sonra bunlar hikayelerde veya paylaşımlarda aşağılara düşüp kayboluyor. Biz de zaten bunları görmez olmaya başlıyoruz, bu isimleri de artık hatırlamaz hale geliyoruz.  Sosyal medyanın öyle bir yapısı var. Bir şeyler çok göz önüne çıkıp aynı zamanda bir o kadar da hızlı olarak kaybolup gidiyor. Bu isimsiz ismini vermemin sebebi de tam da toplumsal hafızamıza yönelik bir isimdi. Bu proje yaklaşık olarak benim üç, dört yıldır üzerinde düşündüğüm, bundan en son iki yıl önce Berlin’de bir sergide yine kadın cinayetleri ile ilgili gerçekleştirdiğim bir projenin buraya, yan köşeye uygulanmış yeni bir versiyonu diyebiliriz aslında. Burada tabii ki alan olarak ve hacim olarak çok büyük ve kamusal bir alan olduğu için de çok daha etkili ve çok daha insanların gözünün önünde bulunması açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

MHY – Kullanılan ayakkabıların hiçbiri düz değil, hepsi topuklu. Bunun altında nasıl bir mesaj algılanmalı?

VT – Aslında burada direkt bir mesaj yok. Hiçbir ayakkabı, hiçbir sayı bir tek insanın hayatından daha önemli olamaz. Buna böyle bakmak lazım. Sosyal sorumluluk veya başka bir proje olarak düşünmemek gerekiyor. Burada tabii ki benim bu ayakkabıların topuklu olmasını seçmemin sebebi, aslında bu bütün cinayetlerin, bütün bu kadına karşı şiddetin sadece bu coğrafyaya ait değil bizden kat be kat fazla dünyaya ait bir durum. Evrensel olarak düşündüğümüz zaman da aslında bu estetik diyelim, sanat içindeki bu estetiğin herkesle çok hızlı iletişim kurması açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Tabii ki ben bunun arkasında başka argümanlarla kendimce tartışıyorum. Diğer taraftan sanat yapıtının tartışılmasını da önemsiyorum. Neden topuklu ayakkabı? Topuklu ayakkabının temsil ettiği bir çok şey var. Temsil etmediği bir çok şey de var. Fakat en önemli temsiliyetlerinden birisi çalışan, özgür kadını temsil ediyor olabilmesi ki bu Türkiye’de erkekler tarafından rahatsızlık hepsi değil tabii, genelleme yapmayı çok sevmem ama rahatsızlık duyulan bir konu. Ayakkabısının sesinden rahatsız olanlar, gülmesinden rahatsız olanlar, hep kadınları bir hizaya çekmek içerisinde olan erkek egemen bir toplum içerisinde bu dişil bir sembol olarak bunun aslında biraz da erkekleri rahatsız etmesi onların aslında bundan dolayı onlara karşı bir sembol olarak kullanılmayı seçtim.

 

MHY – Farkındalık oluşturmak için yaptığınız bu ve bunun gibi eserler halk tarafından nasıl karşılanıyor?

VT – Bu önemli bir şey bence, az önce söylediğim gibi sosyal medyanın gelip geçiciliği sabun köpüğü gibi bazı şeylerin etrafta dolaştığı bir ortamda burası altı ay boyunca kalacak bir proje. Altı ay boyunca belki buradan milyonlarca insan geçecek. Şu gördüğümüz sokaktan arabalar geçiyor, Kabataş’tan kalkıp şehrin bambaşka bir yerine giden bir arter var, tramvay hattı var.  Yani burası çok yoğun ve işlek bir cadde. Ve buradan altı ay boyunca kalkmayacağı için sürekli buradan gelip geçen insanları bu konu ile ilgili olarak hep bir akıllarının bir köşesinde olarak, hafızalarına da kazınması çok önemli. Bu yüzden de bunu önemsiyorum. İnsanlarla kurduğum ilişkiyi önemsiyorum. İnsanlardan çok iyi, çok olumlu tepkiler alıyorum. Gerek sosyal medyadaki paylaşımlarda gerek özel olarak bana mesaj atan, arayan kişilerle. Aslında sanat ve sosyolojiyi bir arada sosyal mevzuları bir arada kullanmak oldukça zor olabilir bazen. Ama bu hakikaten insanların biraz içine dokundu gibi hissediyorum. Bu dokunma başka şeylere açılıp, o açılmalar da şiddetin önüne geçebiliyorsa bizim için ne mutlu.

MHY – Grafik tasarımı mezunusunuz, uzun zamandır enstalasyon sanatı ile uğraşıyorsunuz ve bunları harmanlayarak çalışıyorsunuz.  Geçen yıl İstanbul Modern’deki “Sunshine” eseriniz de benim çok dikkatimi çekmişti.  Bunun gibi farklılık oluşturan çok sayıda eser var. Sizin için Dadaizm ile ilgilenen ya da flux akımını takip eden biri diyebilir miyiz?

VT – Tabii sanat artık iç içe her şey her şeyle iç içe. Bütün sanat akımları nehir gibi düşünüp aka aka gelip her şeyi içine alıp giden bir şey. Karmaşa, katman hepsi bunun içinde. Sanat yapıtını tekil veya yüce bir şey gibi değil, aslında bir organizma gibi düşünmek gerekiyor. Blok ve sert bir beton kütle de değil. Bunun içine çok nüfuz edebilen, izleyici ile karşılaştığında, sanatçıdan çıktıktan sonra onu izleyenle karşı karşıya geldiğinde bambaşka bir durum alıyor. Bu aynı zamanda sanatçısına bir çok şey öğretmiş olabiliyor. O yüzden grafik tasarım okudum ama grafik tasarım bana asla yetmedi. Hala yapıyorum ama sevdiğim için yapıyorum. Bir kitap tasarlamak hoşuma gidiyor ama aklımı esas en çok meşgul eden şey sanat. Çünkü sanatın çok psikolojik bir şey olduğunu düşünüyorum. Sanatın sadece bir obje veya güzel bir nesne olmadığını biliyorum ve hiçbir zaman öyle düşünmedim. O yüzden sanatın bu psikolojisiyle insanların çok daha farklı anlamlar üretebilmesine, düşünebilmelerine yol açacağını, onlar da içlerinde bambaşka şeyler dürtüp oradan yeni fikirler doğurabileceğine inanıyorum.  Kimi zaman bunu ironi ile yapıyorum, aslında her ironi insanda yeni ve hiç düşünmediği bir şeyi aklına getirip oradan yeni bir fikir oluşmasını sağlayabilir.  Bunu önemsiyorum yani.

MHY- 19 Eylül’de bir serginiz daha olacak, ‘Mağara’. Orada kendi besteniz de olacak, ‘Horizon’ Ses, ışık ve imgelerle anlatmak istediğiniz bir sergi olacak. Ana tema ne diyebiliriz?

VT – “Mağara” sergisi Versus Art Project’de olacak. Beyoğlu’nda bir galeri. “Mağara” sergisi yaklaşık iki yıldır ürettiğim, üzerinde düşündüğüm bir sergi. İki bölümden oluşuyor; “içerisi” ve “dışarısı” diye ayırıyorum. İçerisi, ses, ışık ve imge evet, lekelerden oluşan bir bölüm. Aslında bu sergi benim için de tamamen deneysel, yeni bir şey deniyorum. Daha önce hiç yapmadığım bazı şeyleri deniyorum. Onları bir araya getiriyorum ve bundan nasıl bir sonuç çıkacağı ile ilgili hiçbir fikrim yok. Daha doğrusu izleyici ile ilgili nasıl bir ilişki kuracağı ile ilgili hiçbir fikrim yok. Beni heyecanlandırıyor çünkü deneysel olmak yani bir sanatçının sürekli aynı şeyleri yapmasındansa farklı farklı şeyler denemesi aynı zamanda bir zihin açısından zihin içerisindeki birçok düşüncenin de aslında aktive olup oraya akmasını sağlıyor. “Mağara” sergisi genel olarak şöyle tanımlayabilirim; Rorschach testi, psikoloji testinde kullanılan meşhur Rorschach testi ile başlayıp oradan ürettiğim bir takım lekelerin bir soprano sanatçısıyla sese dönüştüğü yani bu lekeleri yorumladığı Ayşe Yakut Somer’in. Daha sonra bu ses onun yorumladığı sesleri alıp parçaladığımız bir yazılımla daha sonra bir yapay zeka geliştirdik. Yapay zekaya operayı öğretip, sonra bu parçalanmış sesleri yapay zekadan bir beste veya bir kompozisyon yaratmasını istedik. Ve bu çıkan kompozisyonu tekrar soprano öğrendi ve ortaya bir opera parçası çıktı. Bu başlı başına bir proje ama bu “Mağara” sergisi içinde çok küçük bir yerinde yer alıyor. Genelde ses üzerine bir sergi, ses ve sesin hafızası ve aslında görüntülerle ilgili.  Bakalım 19 Eylül’de açılacak nasıl olacağını göreceğiz.

MHY- Bu cinayetlerle ilgili toplumun kendine çeki düzen vermesi ile alakalı veya devlet politikaları ile alakalı neler öneriyorsunuz?

VT – Her şey aslında çok öznel bir alandan başlıyor. Yani bizim kendi alanımızla ilgili, bizim kendimizi tanımamız ile ilgili. Herkes bir birey ama bir bireyin neler yapabileceğini, nasıl dünyayı değiştireceğini hepimiz biliyoruz. O yüzden bizde galiba bu coğrafyada, buraya benzeyen coğrafyalar içerisinde henüz bizim daha çözemediğimiz bazı cinsiyet eşitsizliği gibi çok önemli bir konu var. Burada nedense bu coğrafyada erkekler biraz daha el üstünde ve pohpohlanarak büyütülüyor, onlardan çok şey bekleniyor. Erkekler de belki bunun stresiyle belki iyimser bir şey düşünmeye çalışıyorum ama bunun stresiyle kendilerinde çok fazla hak görüyorlar. Ama sonuçlar çok trajik olabiliyor. Belki sadece bu sebep değil, bir sürü sosyal, ekonomik sebepleri de katabiliriz. Kişisel çılgınlıkları veya hezeyanları da katabiliriz ama ortaya çıkan tablo çok kötü. Bence her şey aile içinde yani ailelerin öncelikle cinsiyet eşitsizliğini yani kız çocukları ve erkek çocukları arasında cinsiyet eşitsizliklerini kaldırması, her ikisine de eşit olarak bakması çok önemli. Bence toplumun en temel taşı olduğu için oradan bunu öğrenen çocuklar kendi çocuklarına da bunu öğretecektir. Ve bu eşitsizlik de ortadan büyük ihtimalle kalkmış olacaktır.

 

 

 

 

 

About RöportajTürk

Check Also

ENGİN BİR DENİZ, KOCA BİR ÇINAR (HIFZI TOPUZ)

    1923 yılında İstanbul’da doğan, eğitimini Galatasaray Lisesi’nde aldıktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir