Home / EN YENİLER / ŞEYMA EKE – KENDİNE GEL!..

ŞEYMA EKE – KENDİNE GEL!..

Hangi şehirde ya da ülkede ikamet ediyor oluşumuz fark etmez. Etrafımızda olup biten güzellikleri görmeye vakit ayıramayacağımız kadar fast bir hayat yaşamaya başladık. Yemeler içmeler, gezmeler tozmalar, çalışmalar okumalar her şey son sürat olmak zorundaymışcasına kendimizi hor kullanarak yaşıyoruz. Bünyeler bu doğası dışındaki koşturmaca illüzyonuna o kadar alıştı ki biraz rutini yavaşlatmaya kalktığımızda garip bir şeyler olduğunu hisseder olduk. Hızla yozlaşıyoruz. İletişim imkanlarının hiç bir devirde olmadığı kadar kolaylaştığı bu teknoloji çağında iletişimden hızla kopuyor oluşumuz asıl irdelenmesi gereken ironilerden. Sanırım bu örneğimi okuyan bir çok kişi belki hepiniz bana katılacaksınız. Yaşadığımız kutu gibi apartman dairelerinde fast hayatımızı sürdürürken o katlardaki birçok dairede kimlerin yaşadığından bihaberiz çoğumuz. Belki de hepimiz! Müstakil yaşam yerlerindeki hayatı hiç irdelemiyorum bile. Ya da okul, iş arkadaşlarımızı facebook, twitter, instagram gibi sosyal ağ portallarından takip ediyor olmak, bir kaç ‘like’ bırakmak hepimize kendimizi sosyal hissetmek için yetmeye başladı!
Peki öyle mi gerçekten?
Aşk hayatımızdan aile hayatımıza, sosyal ilişkilerimizden metro yolculuğumuzdaki iletişim şeklimize kadar bir çok alanda insanlarla yapıcı ya da bunu sürekli kılan iletişim içerisinde bulanamaz olduk. Fast food gibi tüketilen fast ilişkilerde yaşadığımız bu kaoslar kendimizle de sorunlar yaşamamıza sebep olmuyor mu? Sorunu sürekli başkalarında aramak yerine taşın altına bir el atma zamanı çoktan geldi de geçiyor bile.
İşte biz de bu konulara eğilmek istedik. Ve yeni çağın kaosunda kaybolmak yerine hem kendine hem de çevresindekilere son kitabı ile ‘Kendine Gel’ diyen Yaşam Koçu Şeyma Eke ile bir araya geldik. 

 

MÜGE HATİCE YÖNTER (MHY) – Şeyma Eke’yi tanıyalım.

ŞEYMA EKE (ŞE) – Yirmi yedi yaşındayım. Dumlupınar Üniversitesi İşletme bölümü mezunuyum. Şu anda yaptığım işle pek alakası olmayan bir bölümden mezunum. Benim gibi bir çok şanssız arkadaşım da var zaten. Biliyorsunuz eğitim konusunda bilinçli yönlendirilmiyoruz. İstediğimiz mesleğe dönük eğitim alamıyoruz. Ben biraz çaba biraz da şansla istediğim işi yapabiliyorum. Okulum bittikten sonra İstanbul’a geldim. Bir çok yerde çalıştım, farklı deneyimler elde ettim. Fakat bunların hiç birini keyif alarak yapmadım. Ortaokul yıllarından beri yazıyorum. Yazmaktan çok hoşlanıyorum. Tabii o yazdıklarımı şimdikilerle kıyas dahi yapamayız. O dönem yazdıklarımı resim ile açıklarsak işin ‘Cin Ali’ (Çocuk Kitabı) boyutu yani. Önceden yazdıklarımı kimseyle paylaşmak gibi bir hayalim, bir hedefim yoktu. Bu biraz çekindiğim bir alandı. En son çalıştığım iş yerinde gizli gizli yazıyordum. Saat altı olsun da çıkayım diye sabırsızlanıyorum. Bir yandan da molalarda şiirlerimi bilgisayarıma kayıt edip bırakıyorum, o zamanlar şiirle başladım. Arı Sanat yayın evinden bir mail aldım. Mailde, ‘Yazdıklarınıza ulaştık, çok beğendik iletişim bilgilerinizi bırakır mısınız?’ diyordu. Hemen gönderdim telefon numaramı. Konuştuk falan ama ben yayın evi ile konuştuğum halde hala bir kitap hayali kurmuyorum. Şiirlerimi beğendiklerini ve dosya halinde kendilerine ulaştırır isem bunu bir kitap haline getirebileceklerini söylediler. Şoke oldum.
‘Çok teşekkür ederim, bu benim hayatımda duyabileceğim en güzel teklif. Fakat ben bunu kabul edemem. Çünkü buna yıllarca emek vermiş o kadar usta, o kadar kıymetli yazarlar var ki. Ama kitap sahibi bile olamıyorlar, sektördeki sıkıntıları biliyorsunuz. Bu benim haddim değil henüz 20 yaşındayım.’ dedim. 30’lu yaşlarımda kitap çıkarmayı düşünüyordum. O süre içinde kendimi biraz daha doldurabileceğimi umuyordum. Bana dedi ki; ‘Eğer o kadar yaşayabileceğinizi garanti edebiliyorsanız biz bekliyoruz.’ Tüylerim diken diken oldu, çok etkilendim. ‘Tamam’ dedim. ‘Dosyayı size gönderiyorum.’ İlk kitap bu şekilde çıkmış oldu. Güzel tepkiler aldım ama şiir kitaplarını bilirsiniz en az satılan, en çok yazılan tür. Onun biraz azizliğine uğradım ama yine de aldığım yorumlar, paylaştığım duygular beni yeterince mutlu etti. Zaten benim bunda herhangi bir ticari kaygım yoktu. Sadece paylaşma amacım vardı.

 

MHY – İstatistiklere baktığımızda edebiyat alanında Avrupa’da en çok satan ülkelerden biriyiz ama okuma konusunda ciddi anlamda eksiğiz. Ve bu şiir sektöründe daha da alt seviyelerde. Özellikle satışları da etkiliyor tabii bu durum. Şiir yazanlar bile şiir kitabı almıyor maalesef. 

ŞE – Basım aşamasında bir sıkıntım yoktu fakat dağıtım aşamasında yayın evi kaynaklı bir problem vardı. Sonrasında da artık kitleye ulaşmak çok zor. Ben bunu yazacağım ve bütün ülke bunu okuyacak diye bir şey yok maalesef. Yani siz ne kadar iyi yazarsanız yazın, ne kadar emek verirseniz verin, ne kadar farklı bir konseptiniz, bir kaleminiz olsa dahi bazı şeyler artık stratejik gelişiyor. Bunun önüne geçemiyorsunuz. En çok satan kitaplara bakın, çoğunu eleştiririm ve genelde çok satan kitaplardan almam. Kitabım çok satsın istemez miyim? Tabii ki isterim. Ama biraz bence insanların duyguları ile oynanıyor bu konuda. Özellikle gençlerin. Şu an okur kitlesi, Kaliteli okur kitlesinden bahsetmiyorum ancak şu an ki okur listesi, bu kitapları alan, çok sattıran kitle, genç kitle. Onların duyguları ile oynamak çok kolay ve yayın evi sahipleri bunu gerçekten çok iyi biliyorlar. Maalesef stratejilerini buna göre uyguluyorlar. Benim yaşadığım zorluk değildi ama benim üzüldüğüm nokta bu.

 

MHY – Şiir kitabından sonra farklı kitaplar yazmaya devam ettiniz.

ŞE – Evet, daha sonra ‘Ya Benimsin Ya da Seninim’ çıktı. Deneme roman türünde. Yine şiirden vazgeçemedim orada. Aralarda şiirler var. Düz yazı ve hikaye var içerisinde. Tabii bu kitapla farklı bir yayın evine geçtim. Daha sonra bu süreçte para kazanmak için sıkılarak yaptığım işlerle de uğraşmaya devam ederken fark ettim ki yazarak da para kazanabilirim. Ama benim yapmak istediğim başka şeyler de var. Yani birileri ile bir şeyler paylaşmak, bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum ama öğrendiklerimle kendimi keşfederken kişisel gelişime yöneldim. Beş sene eğitimini aldım.

 

YILMAZ BEZGİN (YB) – Kişisel gelişim ile ilgili eğitimi nereden aldınız?

ŞE – Bir çok kurum ve kişiden aldım. Tek bir yerden almadım. Liderlik Okulu, yaşam koçu Jale Kozkaman ki hayatımın değişmesinde en önemli etken odur kesinlikle. Ona da buradan sevgilerimi yolluyorum. Beş sene boyunca farklı kurum ve kuruluşlardan eğitim aldım. Kendimi yeterli hissettiğim son iki sene bu işi yapmaya başladım. Üniversiteler, belediyeler gibi topluluk alanlarında ‘İletişim ve İlişki’ üzerine eğitim veriyorum. Aynı zamanda danışanlarım da oluyor. Evli, bekar, öğrenci motivasyon problemi olanlar oluyor. Onlarla şu anda iletişim halindeyim.

 

MHY – Son çıkardığınız kitabınıza gelelim. ” Kendine Gel” çok akıcı bir kitap bir kere. Ve kitapta dikkatimi çeken anekdotlardan biri de; ”Eksiklikler değil bizi boğan, fazlalıklar” demişsiniz. Bunu biraz açalım istiyorum.

ŞE – Herkes kendine göre bir çıkarım yapabilir buradan. Çok açık bir konu. Ama benim bahsetmek istediğim şey aslında kitabın ana amacıyla alakalı. Kitap diyor ki; ”Kendine Gel.’ Burada ukala bir tabir yok aslında. Emrivaki değil, silkelen özüne dön. Özündeki güzellikleri gör. Sahip olduğun değerleri gör, onların farkına var. Bahsettiğimiz cümlede de aslında ondan bahsediyoruz. Yani biz üzerimize o kadar çok yük alıyoruz ki o kadar fazla gözümüzde büyüttüğümüz problemler var ki aslında problem bile sayılmayacak şeyler. Ben bunlara kendi içimde ‘Yeni Çağ Hastalıkları’ diyorum. Yeni üreyen hastalıklar. Bakarsanız eskiden bundan otuz kırk sene evvel ya deli vardı ya meczup vardı ya da sağlıklı idin. Bu kadar. Ama şimdi böyle değil, manik depresif (bipolar) gibi bir çok rahatsızlık var. Kesinlikle yeni çağda gelişen teknoloji ve tükettiklerimiz ile beraber bize eklenen hastalıklar. Aslında görmezden gelmeyi becerebilirseniz ki şu çağda şu ortamda çok zor ama gerçekten mutlu olabilirsiniz. Mutlu olmanız çok zor değil. Hiç çabalamanıza gerek yok. Özellikle sahip olduklarınızın kıymetini bildiğiniz zaman mutlu olursunuz. Örnek vereyim dil konusunda, onu da küçük bir hikaye ile anlatayım size. ”Bundan yüzyıllar önce eski Roma İmparatoru 2. Frederick bir deney yapıyor. ‘İlahi bir dil var mıdır?’ diyor. Bunun için ülkenin çeşitli yerlerinden bebekleri toplayıp farklı odalara yerleştirip hepsinin başına da birer tane dadı koyuyor. Dadılar hiç bir şekilde çocuklarla iletişim kurmuyorlar, sadece bakımları yapılıyor. Çocuklar konuşma çağına geldiği zaman hepsi teker teker ölmeye başlıyor.” Burada vurgulamak istediğim, sahip olduğumuz en kıymetli şey iletişim. Şu anda da iletişim fakültesindeyiz. Dilin önemi, bunu biliyoruz, biz konuşabiliyoruz. Biz sağlıklı insanlarız. Bakarsanız bunun bir çok örneği var. Engelli arkadaşlarımız var, kardeşlerimiz var. Kolu yok, ayağıyla resim yapan şahane sanatçılarımız var.

MHY – ‘Neden elimizde yok? sorusuna o kadar takılmışız ki.

ŞE – Evet, olmayana takılıyoruz. Aslında bizi mutsuz eden ve geriye çeken en önemli nokta da bu.

 

YB – Maalesef ülkemizdeki en büyük sıkıntılardan biri iletişimsizlik. Bu iletişimsizliği çözmenin yolu nedir sizce? Günümüzde teknolojik gelişmeler de aslında iletişim kurmanın önündeki en büyük engellerden. İnternet mesela iletişimi tamamen sanal ortama taşıdı. Kişiler arası iletişimi bitirdi. Aile içinde bile insanlar birbirleri ile iletişim kuramıyorlar artık. Bunu çözmenin yolu bu araçlardan uzak durmak mıdır? Yoksa belli bir disipline sokmak mıdır?

ŞE – Tabii ki belli bir disipline sokmak gerekiyor. Ben aslında biraz gelenekçi bir insanım. Tabii ki bu benim yeni gelişen şeylere kapalı olduğum anlamına gelmez. Tabii ki yeni gelişmelere açığım. Teknolojimiz ilerlesin asla geri kalmayalım. Bu imkanlar sunulsun yeter ki iyi insan ahlakından kopmayalım. Biz bunları unuttuğumuz zaman iletişim kopukluğu başlıyor aslında. Bunu sosyal bir mesaj olarak söylemeyeyim de pek kitap okumuyoruz mesela artık edebiyat dediğimiz şey 140 karaktere sığıyor maalesef. Onları tüketmek istiyoruz. Uzun uzun kitap cümleleri okumaktansa aforizmalar, twitler. Onları tüketelim yeter. Tüketici, ‘Bana bu bilgiyi ver ama en kısa yoldan ver’ diyor. O da geçti artık, yazılardan da sıkılıyor insanlar dinleyelim. Onu da geçtik, görelim diyorlar. Biz bunu görsel bir şekilde videolarla izleyelim. Ne oluyor o zaman? İletişimde hem duyan hem gören beş duyusu olan varlıklarız. Bu hisleri ötelediğimiz zaman, eksik kullandığımız zaman problem yaşıyoruz. Bu çözülebilecek bir problem mi? Şu anda pek değişmeyeceğini düşünüyorum. Çok geç kaldık. Çünkü aileler çocuklarını şu anda görünen kısmıyla sadece daha kaliteli yetiştirmeye çalışıyorlar. Daha iyi okullar, daha iyi öğretmenler, daha iyi arkadaşlıklar ama unuttuğumuz kavramlar var. O çocuklar oynamayı bilmiyorlar. O çocuklar iletişim kurmayı bilmiyorlar. Herkes çocuğunu başkasının çocuğundan sakınıyor. İletişim kurduğu zaman panik oluyor. Araya bir şey sokmak istiyor. Benim çocuğum en iyisi diyor. Çocuğa kötü olma şansı vermiyor. Çocuğun hata yapma şansı olmuyor. O zaman ne oluyor? Çocuk, ‘Ben iyi olmalıyım, en iyi benim, benim ailem en iyi’ dediği zaman arada zaten bir uçurum oluyor. İletişim çocukluktan itibaren kopuyor. Burada en önemli görev ailelere düşüyor. Bizim doksan kuşağı bunu yakalayan son kuşaktı. Tek umudum doksan kuşağının yani bizlerin çocukları olsun ve kendi büyüdükleri gibi yetiştirsinler. Belki o aradaki açığı kapatabiliriz.

 

MHY – O zaman çok geç değil. Böyle bir mesaj verebiliriz buradan. Aile kurmak isteyenler sizin söylediğiniz değerleri hala benimseyen insanların bunu çocuklarına aşılayarak bundan birazcık da olsa dönmeyi deneyebilirler.

ŞE – Bence de denemeliler ki deneyeceklerini de düşünüyorum. Çünkü yaşıtım olan insanlarla kurduğum diyaloglarda gördüğüm kadarıyla hepsi benimle aynı fikirde. Umarım çocukları olduğu zaman da aynı yerde kalırlar.

 

MHY – ”Kendinizden düz bir şekilde yola çıkarsanız bir yere varamazsınız, tıkanırsınız. Yaşamın temel değerlerine dokunmadan buradan yazdığım bir şarkının, şiirin Şili’de, Çin’de, Van’da bir köy okulunda anlamlı olmasını bekleyemezsiniz.” diyorsunuz. Bizim düşüncemiz ya da ağzımızdan çıkan her sözcük evrensel değildir. Bu sıkıntıları neden yaşıyoruz?

ŞE – Çünkü ben merkezci bir yapıdayız. En büyük sorun benim sorunum, en büyük dert benim derdim, en büyük mutluluk benim mutluluğum, en güzel telefon benim telefonum dediğiniz zaman burada problem yaşıyoruz. Yani aslında bunu biraz da ilişkilere yoracak olursak, en büyük yaşadığımız ve benim bu kitabı yazmamdaki en büyük sebepten bahsedecek olursak, ilişkilerden yani, benim ilişkim, ben seveceğim, benim sevdiğim beni sevecek. En çok ben kıymet göreceğim, ben prenses olacağım, ben prens olacağım. İlişki yaşarken aslında o kadar detay var ki, sıyrılamadığımız. Onları görmekten, onların peşinden koşmaktan ilişki nedir, nasıl yaşanır onu göremiyoruz.

 

MHY – Kalıplara tıkandık yani.

ŞE – Kalıplardan ibaret. Onun ilişkisi şöyle, o ona böyle yapıyor, sen de bana böyle yap falan. Böyle olmamalı. Senin karşındaki insan bambaşka bir insan. Onun dünyası çok farklı. Sizin beni gördüğünüz şekil ile benim kendimi gördüğüm şekil aynı değil. Aynı yerden baksak bile aynı değil. Herkesin dünyası kendine göre farklı. Burada da ben merkezcilik devreye girdiği için evrenselliği yakalayamıyoruz.

 

YB – İletişimde özellikle kadın ve erkek faktörü. Kadınların ve erkeklerin iletişime bakış açılarındaki farklardan da bahsediyorsunuz. ”Karşınızdakini dinliyorsunuz ama duymuyorsunuz. Bunu çoğu zaman kadınlar yapıyor, çünkü erkekler duygularını genelde gizliyorlar” diyorsunuz. Bir kadın olarak böyle bir özeleştiri yapmanız da çok önemli. 

ŞE – Aslında bu yapısal bir durum. Çok çok eskilere gidersek insanoğlunun ilk oluşum olduğu döneme gidelim. Kadın ayrıntıcı bir varlık. Erkek daha basit, daha düz gören bir varlık. Nereden geliyor bu? İlk çağlarda bile kadın evde maydanozu keşfeden, otların ne işe yaradığını keşfedip arkadaşlarına söyleyen, yeni şeyler keşfeden ve bunu yayan kısım. Erkek av peşinde daha büyük geyik yakaladım ile övünen bir varlık. Bunlar kodlanarak bugüne geldiğimizde aslında şu an ile yüzyıllar öncesi arasında çok bir farkımız yok. Erkeklerin görmediği ya da önemsemediği şeyler kadınlar için çok kıymetli olabiliyor. Kadın daha detaylı görebiliyor. Erkeğin söylediği bir cümleden kadın yüzlerce olay çıkarabiliyor. Erkek yoruldum der, kadın sebebini çözer.

 

MHY – ‘Kadınlar haklı olduklarında üste çıkıp zıplarlar’ demişsiniz. Bu çok doğru bir yorum gibi geliyor bana. Burada kadınlar olarak dozu biraz kaçırıyoruz. 

ŞE – Biz biraz daha seviyoruz ilgiyi alakayı. Onu eksik gördüğümüz an sataşmaya çalışıyoruz. Kaybettiğimiz o hissi, boşluğu doldurmaya çalışıyoruz. Aslında üste çıkıp zıplama olayı oradan başlıyor. Kadın duygularını tatmin etmek istiyor.

YB – Birazda öfke kontrolünden bahsedelim isterseniz. ”Keskin sirke küpüne zarar” ”Öfke ile kalkan zarar ile oturur” gibi veciz atasözlerimiz var ama toplum olarak genelde öfkeli bir toplumuz. Toplu taşıma aracına binerken, maç seyrederken, trafikte, konserde her yerde öfkeliyiz. Haliyle kadın erkek ilişkilerinde de bir öfke problemimiz var. Bunu nasıl çözebiliriz? Ya da bunun bir çözümü var mı?

ŞE – Ana kaynağı bunun zaman kaybı. Yani zaman o kadar yetmeyecek şekilde kullanılıyor ki o kadar çok çabuk harcanıyor ki her şey. İnsanlar dolayısıyla bunu asabiyetle atmaya çalışıyorlar. Tabii ki bunun da genetik kodlarla ilgisi var. Babanız, dedeniz sinirli insanlarsa yetişme anınızdan itibaren siz de bu sinire sahip olabiliyorsunuz. Şiddetin ve öfkenin olduğu bir aile ortamında büyüyen çocuklar haliyle sinirli ve asabi oluyorlar. Şiddet, kavga ve tartışmalar birer travma olarak çocuğun aklında kalıyor ve rol model olarak anne ve baba alındığı için de aynı durumla karşılaşan çocuk aynı tepkiyi veriyor. Bazılarında ters tepki de yapıyor. ‘Babam anneme bağırıyordu ben bunu yapmayacağım, ben daha iyi bir baba olacağım’ diyor. Ama bu onun o travmaları atlattığını göstermiyor. Başkalarında aynı durumla karşılaşınca belki daha fazlasını o yapıyor. O yüzden ilk temel sebep, kodlamalar, aile içi şiddet ve yetiştirilme tarzımız diyebiliriz. Bunu nasıl çözeceğimize gelirsek, insan kendini telkin etmeyi bilmeli. Belirli bir yaştan sonra yaşadığımız olaylara biraz küçülterek bakabiliyoruz belki ama yine de olayları yönlendirmeyi çok iyi bilmiyoruz. Kavga ettiğimizi varsayalım. Siz bana bağırıyorsunuz deli gibi. Benim de orada otomatik olarak ilk yapmam gereken şey fiziksel ve sözsel olarak size tepki vermek yerine ‘Yılmaz bey şu an bana bağırıyorsunuz’ deyip sizi bu durumdan haberdar etmem. Belki sesinizi yükselttiğinizin farkında değilsiniz. Siz hala devam ediyorsunuz. ‘Sesinizin tonunu biraz düşürebilir misiniz ben şu an bu durumdan rahatsız oluyorum’ demem lazım. Hala iletişim kurmaya çalışıyorum. Eğer siz hala devam ediyorsanız, ‘ Ben bu şekilde devam edemem birbirimizi kırıyoruz benim buradan ayrılmam gerekiyor’ derim. Ve hala devam ediyorsanız bağırmaya oradan ayrılırım ve tekrar konuşabilmek için sakin anınızı beklerim. Oradan giderim. İşte biz bunu yapmıyoruz. O bana bağırdı, ben ona iki katı bağırırım. O bana vurdu ben beş katı vururum. Yani bunu çok güzel bir şey sanıyoruz. Üstte olmak sanıyoruz ama üstte olmak bu değil. Alttan almak kötü bir şey değildir. Ama bunları unutuyoruz. O yüzden çok fazla mücadele edemiyoruz. Biraz insanın kendisi ile alakalı. Okuyup, görüp, yaşanmışlıkları biriktirip ona göre kendine bir çizgi çekmesi gerekir.

 

MHY – Aslında öfkeli insanları da kışkırtmamak lazım biraz da. Öfkelenmiş bir insanın karşısındaki insanın da tutumu çok önemli. Ateşe benzin dökmenin bir anlamı yok. Kontrol burada çok önemli. Ülke olarak da çok sıkıntılıyız bu konuda. Öncelikle yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacaksın ki bir üst seviyeye çıkabilesin. Yani yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamayan insanların olduğu bir toplumda erdemlerden bahsetmek çok zor.

ŞE – Bir kere klişelerden kesinlikle kurtulmalıyız. Hani bizde bir söz vardır. ‘Güne nasıl başlarsan öyle devam eder.’ Kesinlikle yanlış bir bakış açısı. Başımıza gelen kötü olaylara bakış açımızı düzeltemiyoruz. Sürekli olumsuz yönlere takılıyoruz. Başımıza gelen her şeyde bir hayır vardır diyemiyoruz. Bir dakikamız kötü geçtiği an bütün günümüzü mahvediyoruz. Aslında sadece günü mahvetsek iyi şu dönemde bu süre biraz daha uzuyor.

YB – Bunu yapan kişi bunu planlayarak yapmıyor aslında. Kendisi de bunun farkında değil. İnsan öfkelendiği zaman genellikle ne yaptığının pek farkında olmuyor. Kontrolünü kaybediyor. Burada temel nokta aslında öfke anında kendini kontrol edebilmek. Öfkelenen birinin kendini kontrol edebilmek için ne yapması gerekir?

ŞE – En önemli yardımcı faktörlerden biri durumunu değiştirmek. Yani oturuyorsan kalk yürü biraz. Ya da derin nefes al. Çünkü bol oksijen beyni rahatlatır. Bu tür fiziksel detaylarla birlikte iş beyinde bittiği için olumlamalar yapmak gerekir. Mutlu olduğunuz bir anı düşünebilirsiniz. Bundan daha kötüleri ile karşılaştığınızı ve bunu atlatabileceğinizi düşünebilirsiniz. Bununla ilgili net cümleler söyleyemem çünkü herkesin kendini telkin etme şekli farklıdır. Beni mutlu eden şey sizi etmeyebilir. Kişi kendini bildiği için kendini keşfederek, kendine iyi gelecek cümleleri seçerek kendini rahatlatabilir.

 

YB – ‘İlim ilim bilmektir ilim kendini bilmektir’ özdeyişine geldik dayandık…

 

MHY – İlişkilerden konuşalım biraz. Kadın erkek ilişkilerinden. Birini tanıyorsunuz, hoşlanıyorsunuz ama daha sonradan bunu değiştirmeye, hoşlanmadığınız hareketlerini düzeltmeye çalışmak gibi eğilimler olmaya başlıyor. Halbuki onu gördüğünde öyleydi, hoşlandığında, sevdiğinde, aşık olduğunda öyleydi. Bu açıdan değerlendirirsek sizin yorumunuz nedir?

ŞE – Bu bahsettiğiniz konuyla alakalı en büyük hatayı biz kadınlar yapıyoruz. Erkeğimizi değiştirme konusu. Erkeklerde çok fazla olmuyor öyle şeyler. Erkeklerin yaşadığı en büyük problem ‘Bu kadın nasıl olsa beni seviyor, benimle beraber, her istediğimi yapıyor’ dediği yerde ayrılıyor. Başka bir arayışa o zaman girişiyor. Kadında bu durum kesinlikle olmuyor. Kadınların ki tanıyorum sanarak ilişkiye başlayıp tanımadığınız bir adamla karşılaşınca şoke olmak. Daha sonra da istediğiniz, hayal ettiğiniz kefeye almak. Çünkü biz filmlerle büyüyoruz, hikayelerle büyüyoruz. Sanıyoruz ki her şey çok ütopik, her şey toz pembe. Hepimizin bir beyaz atlı prensi var. Böyle bir şey yok. Önemli olan ilişkide anlaşabilmek. Biliyorsunuz karşınızdaki her insanın bir hatası olacak. Bir kusuru olacak sizin de var. İnsanlar bunu görmüyorlar. Kendileri ile alakalı problemleri çok fazla görmüyor insanlar. Kadınların oluşturduğu bir sorun bu diyebilirim. Evlendim aşk bitti deniyor. Hayır aşk bitmiyor, üzerine başka sorunlar ekleniyor. Neden, sebep, keşke gibi soru işareti barındıran ve kafanızı meşgul eden detaylar araya girdiği zaman sevginin üzerini kaplıyor bunlar. Sonra sevgiyi görmeyi unutuyoruz. Bunları bir kenara atabildiğimiz zaman sevgiyi görebiliriz. Sürekli birbirlerinden şikayetçi olsalar bile birbirlerinden kopamayan eşler aslında birbirlerini seviyorlar. Sadece görmeyi unutuyorlar. Aşk bitmiyor.

 

YB – Buradaki temel nokta sorunları çözmek. Direkt sevgi yok diye suçlamaktansa sorun nedir çözebilmek gerekir.

ŞE – Kesinlikle. Bizim de hemen kaçtığımız nokta o zaten. ‘Sen beni artık sevmiyorsun.’ sorunsalı. Bu değil. Seviyor, seni seviyor.

 

MHY – Toplum olarak neden böyle takıntılarımız var o da enteresan. Kadın her yerde sevilmeye ihtiyaç hissediyor ama bu kadar çok takılmış vaziyette erkeklerin gırtlağına kimse sarılmıyor herhalde. Bizim kadınlarımızın kendi kendine yetememesinden dolayı mı böyle acaba?

ŞE – O da çok büyük bir problem. Hemen hemen hepimizde olan bir sorun. Öyle dönemlerde özgüven eksikliği yaşıyoruz, hemen beni sevmeyecek, başkasını sevecek. Kaybediyorum, ilişkim bitecek diye panikliyoruz ve hata yapmaya başlıyoruz. Adamı sıkıştırıyoruz sürekli. Kıskançlıklar başlıyor hatta zirveye çıkıyor. Daraltıyoruz, bunaltıyoruz adam da kaçıyor dolayısıyla. Çünkü kavga etmekten, tartışmaktan seninle bir şey paylaşamıyor artık. Düşünsenize sürekli bir insan sizi yapmadığınız bir şeyle alakalı suçluyor kendi özgüven probleminden dolayı. Ne kadar idare edebilirsiniz.

 

MHY – Bir de bir yerden sonra artık empozeye de dönüşüyor. Yani kafasında olmayanı kafasına sokabiliyorsunuz.

ŞE – Kesinlikle doğru. Yanlış yanlışı doğurur her zaman.

 

Röportör : Müge Hatice Yönter – Yılmaz Bezgin
Editör : Müge Hatice Yönter

About Müge Hatice Yönter

Check Also

DEV DERBİYİ KİM KAZANIR?

Nefesler tutuldu, tüm gözler 22 Ekim Pazar akşamı Türk Telekom Stadyum'unda olacak. Fakat şimdiden  ana gündem maddesi, ''DEV DERBİ'yi kim kazanacak'' sorusu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir